Tarkan Tufan ttufan@gazeteduvar.com.tr
İki
büyük dünya savaşı arasında Almanya’da kök salmaya başlayan Frankfurt Okulu,
İkinci Dünya Savaşı döneminde, 'kültür endüstrisi', 'toplumsal tek boyutluluk',
'itaatkârlık' ve 'tüketim toplumu' gibi meseleleri ele alarak hem Marksist
teori hem de toplumsal muhalefet hareketleri için yeni bir odak oldu.
Frankfurt
Okulu'nun önde gelen düşünürü Walter Benjamin,
Fransa'da Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince intihar etmişti.
DUVAR
– Eleştirel Sosyal Teori’nin yaratıcısı olan “Frankfurt Okulu”, resmi olarak
1923 yılında Frankfurt Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü adıyla
Almanya’da kuruldu. Başlangıçta genç ve finansal açıdan güçlü bir Marksist
düşünür olan Felix Weil’in öncülük ettiği enstitünün amacı, Marksist düşüncenin
farklı unsurlarını bir disiplinlerarası araştırma merkezinde toplamaktı.
Enstitü, 1920 ve 1930’lu yıllarda, o zamanların en önemli Marksist
akademisyenlerinin ilgisini çekti.
Frankfurt
Okulu’nun düşünsel sahası ağırlıklı olarak üç önemli tarihi olay tarafından
şekillendi: (1) Marx’ın Batı Avrupa’da öngördüğü işçi sınıfı devriminin
başarısızlığı, (2) Nazizmin yükselişi ve (3) Kapitalizmin Henry Ford’un
otomotiv şirketinin montaj hattı üretim uygulamalarından sonra ‘Fordizm’
ismiyle anılan yeni bir üretim ve tüketim biçimine evrilmesi. Marx’ın
kendisinin tahmin etmediği modern tarihsel olaylarla yüzleşen Frankfurt Okulu
kuramcıları, Marksist düşüncenin bu yeni kültürel koşullara yeni bir yorum
getirmesine yardımcı olmaya başlamışlardı. Buna ek olarak, Marx, Frankfurt
Okulu üyeleri, Georg Hegel, Sigmund Freud, Max Weber, Friedrich Nietzsche ve
Immanuel Kant gibi diğer önemli sosyal kuramcıların ve düşünürlerin
düşüncelerinden etkilenmişlerdi.
1933
yılında Adolf Hitler iktidara geldiğinde, okulun kurucuları enstitüyü önce
Cenevre’ye, ardından 1935 yılında New York şehrine taşıdılar. Frankfurt Okulu
teorisyenleri, sonraki otuz yıl boyunca modern topluma ilişkin en provokatif
teorileri geliştirdiler. Sosyal teorinin, toplumun ve kişilerin zararlı
toplumsal yapılardan kurtulmasını amaçlayan dönüştürücü bir girişim olması
gerektiği düşüncesinden yola çıkan Frankfurt Okulu, sadece kapitalizmi değil,
araçsallaşan akılcılığı, kültür endüstrisini ve sistemin başarısız vaatlerini
içeren kapsamlı eleştiriler geliştirdi. Batı’nın modernitesi ve Aydınlanma
kültürü üzerine tartıştılar.
1953’te
Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt’ta yeniden kuruldu ve bugün hâlâ
görevine devam ediyor. Bu yıllarda okulun önde gelen teorisyenlerinden bazıları
Almanya’ya geri döndüler; ancak diğerleri Amerika Birleşik Devletleri’nde
kaldı.
OKULUN
YAPISI
Frankfurt
Okulu, eleştirel bir teori geliştirmek ve toplumun çelişkilerini sorgulayarak
diyalektik öğrenme yöntemini yaygınlaştırmak için bilinen bir akademisyen
grubuna atıfta bulunur ve Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Erich Fromm ve
Herbert Marcuse’un çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Fiziksel anlamda bir
‘okul’ değilse de Almanya’daki Frankfurt Üniversitesi’nin Sosyal Araştırmalar
Enstitüsü’nde araştırmalar yürüten akademisyenlerce yaratılan bir düşünsel
ekoldü.
1930
yılında Max Horkheimer enstitünün yöneticisi oldu ve “Frankfurt Okulu”nu
oluşturan akademisyenlerin büyük kısmını enstitüye dahil etti. Marx’ın
isabetsiz devrim tahmini sonrasında yaşamak, düşünmek ve yazmaktan, “Ortodoks
Marksizmin ve diktatörlük altındaki bir komünizm biçiminin yarattığı
sorunlardan ötürü” rahatsızlık duyan bu araştırmacılar, dikkatlerini ideoloji
yoluyla yönetme sorunu ya da kültür dünyası üzerine yoğunlaştırdılar. Bakış
açıları, İtalyan akademisyen Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya teorisiyle
benzerlikler taşımaktaydı.
Frankfurt
Okulu’nun diğer öncül üyeleri arasında Friedrich Pollock, Otto Kirchheimer, Leo
Löwenthal ve Franz Leopold Neumann da bulunmaktaydı. Walter Benjamin de 20.
yüzyılın ortalarında, enstitü ile ilişkili hale gelmişti.
Frankfurt
Okulu araştırmacılarının (özellikle Horkheimer, Adorno, Benjamin ve Marcuse’un)
temel kaygılarından biri, başlangıçta Horkheimer ve Adorno’nun (Aydınlanma’nın
Diyalektiği adlı eserde) “kitle kültürü” olarak adlandırdıkları bir anlayışın
toplumsal alanda yükselişiydi. Bu ifade, teknolojik gelişmelerin müzik, film ve
sanat gibi kültürel ürünlerin toplu olarak dağıtımına olanak sağlayarak,
topluma teknoloji ile bağlı olan herkese ulaşma biçimini ifade eder. Onların
endişeleri, teknolojinin üretimde tek tipleşmeye neden olduğu içeriği
şekillendirmesiydi. Kültürel çerçevede, benzeri görülmemiş büyüklükte bir
kitle, geçmişte olduğu gibi eğlence için aktif olarak birbirleriyle etkileşim
kurmak yerine, pasif bir pozisyonda kalacakları tarz ve türler ile aynılaşmış
bir kültürel yaşantının etkisi altına girmekteydi. Bu tecrübenin insanları
entelektüel ve politik olarak pasif hale getirdiği teorisini ortaya koydular;
çünkü kitlesel olarak üretilen ideolojiler ve değerler onların beynini yıkayıp
‘bilinçlerine sızmaktaydı’. Bu sürecin, Marx’ın kapitalizmin hakimiyeti
teorisinde eksik olan bağlardan biri olduğunu ve büyük ölçüde Marx’ın devrim
teorisinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini açıklamaya yardım ettiğini ifade
ediyorlardı.
Marcuse
bu çerçeveyi aldı ve yirminci yüzyılın ortalarında Batılı ülkelerde bir norm
haline gelen tüketim mallarına ve yeni tüketici yaşam tarzına uyguladı; ayrıca
tüketimciliğin yalnızca aynı yanlış ihtiyaçların yaratılması yoluyla,
(kapitalizmin ürünlerinden memnuniyet duyulması sebebiyle) aynı şekilde
işlediğini savundu. Düşünürlerinin hepsi Yahudiydi ve çoğunun Nazilerin
uyguladığı soykırımdan kaçması gerekiyordu. Ortaya koydukları ana konular,
1930-1944 yılları arasındaki Nazizmin ve faşizmin etkisi üzerinde odaklanmıştı,
bu nedenle açık bir kötümserlik duygusu hakimdi. Frankfurt Okulu’nun
çalışmaları genel anlamda eleştirel teori ve ekonomi politikalarını
kapsamaktadır. Bir bütün olarak eleştirel kuramcıların geniş yaklaşımı, Adorno
ve Horkheimer Aydınlanma’nın Diyalektiği’nde temel çalışmalarında yoğun olarak
Herbert Marcuse’un fikirlerini daha ayrıntılı bir şekilde incelemişlerdir.
ENDÜSTRİYEL
KAPİTALİZM VE TEKNOLOJİ
Tek
Boyutlu İnsan (1964), Marcuse’un en tanınmış ve en etkili eseri olan Eros ve
Medeniyet ile birlikte öğrenci ve siyah kurtuluş hareketlerinin popüler bir
ifadesini temsil eder. Marcuse, “Freud içgüdüsel hareketlerin ve memnuniyet
hislerinin derinliklerinde yatan sosyal ve politik kontrol mekanizmasını
keşfetti” diyerek, Freudcu anlayışların kapitalist egemen sınıf tarafından
etkili bir şekilde manipüle edildiğini göstermeye çabalıyordu. Teknoloji
olabildiğince ironik bir şekilde “totaliter bir eğilim” taşıdığı için “yeni,
daha etkili ve daha hoş toplumsallaşma biçimleri kurmak” amacını ortaya
koyuyordu. ‘Savaş halini’ ve ‘refah devletini’ bir araya getiren teknolojinin
genel seferberliği, “siyasi evrenin kapanmasına” yol açmaktaydı: Sosyal
değişim, mekanikleşme ve bilimsel yönetim, teknik alandaki akılcılıkla
gerçekleşebilir: “İşçi sınıfının olumsuz konumunun zayıflamasını zorlayan” yeni
bir teknolojik iş hayatı gerekmektedir. İşçiler, her bakımdan, varolan
sosyo-politik sistemi eleştirme yetenekleri açısından ‘yumuşatılmış’
durumdadır. Bu nedenle yalnızca ne olduğunu ve aslında ne olması gerektiğini
göremeyen tek boyutlu bir düşünce üretmektedir. Teknik akılcılık teması,
Marcuse’un daha önce ve büyük ölçüde farklı sosyal ve politik koşullar altında
çalıştığı bir konudur.
ELEŞTİREL
TEORİ
“Eleştirel
teori”, Frankfurt Okulu’na dahil olan düşünürler tarafından geliştirilen yeni
bir Marksist toplum teorisine verilen isimdir. 1930’lu yıllarda
gerçekleştirilen bir dizi çalışmada, Sosyal Araştırmalar Enstitüsü tarafından,
tekelci kapitalizm teorileri, yeni sanayi devleti, teknoloji ve dev şirketlerin
tekelci kapitalizmdeki rolü, çağdaş toplumları yeniden üretim sürecindeki kitle
kültürü, demokrasinin ve bireyin gerilemesi ve iletişiminin kilit rolleri
hakkında yayınlar yapıldı. Eleştirel teori Hegelci diyalektik, Marksist teori,
Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud, Max Weber ve çağdaş düşüncenin diğer
eğilimleri üzerine odaklanmıştır. Sonraki on yıllar boyunca toplumsal teorinin
merkezinde yer alacak teoriler bu sahalar üzerinden başlayarak geniş bir
muhalif düşünce akımına dönüştü. Düşünürler zor bir tarihsel dönemde radikal
bir toplumsal kuramı canlı tutmayı başardılar ve değişen toplumsal gerçekliğe
dair yeni Marksist teorinin ve rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme
geçişteki yeni tarihsel durumun yönelimlerini tartıştılar.
Grubun
ilk üyeleri, James Joyce, Marcel Proust ve Samuel Beckett gibi modernist
yazarları övgü ile anan Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse, Erich
Fromm, Walter Benjamin ve Jurgen Habermas’tan oluşuyordu. Frankfurt Okulu
eleştirmenleri, bir tarafta totaliter bir rejim ve faşizm, diğer tarafta
Amerikan kitle kültürü sürmekteyken, kapitalizm ve ticaret ile ilgili
deneyimlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Ortaya çıkan tekdüze kültürel yapıları
nedeniyle hem Nazi hem de Amerikan toplulukları “tek boyutlu” olarak kabul
edilmiştir.
Sanat
ve edebiyat, Frankfurt Okulu açısından ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Erken bir
girişim olan Eleştirel Teori’de Marcuse, “olumlu kültür” kavramını önermişti;
bu sayede, kültürün diyalektik doğasını “konformist” olarak nitelerken
eleştirel bir yaklaşım izledi. Adorno, “sanatın gerçek dünyada olumsuz bir
bilgi” haline geldiğini düşünüyordu. Ona göre, sanat, sosyal sistem içinde
hareket ederek ve bu sistemi kendinde yansıtarak dolaylı bir bilgi üretiyordu.
Beckett’in “Oyun’un Sonu” adlı eserinin analizinde Adorno, Beckett’in çağdaş
kültür ve modern varoluşa karşı olumsuz tavrını, yalnızca içi boş kalıplar ve
dilin parçalanmış klişelerine sahip karakterler sunarak yansıttığını
aktarmaktadır. Horkheimer ise pasifleşmeye ve siyasi ve sanatsal statükoya
karşı, herhangi bir inisiyatif geliştirmedikleri ve baskıcı ideolojiye karşı
itaatkâr oldukları için eleştiriler getirmiştir.
ÜTOPYALAR
VE YENİ MUHALEFET
Herbert
Marcuse’un ‘Tek Boyutlu Adam’ çalışmasının sayfalarında yoğun bir karamsarlık
göze çarpar. Bununla birlikte, analizin altında yatan temel unsur, Weber’in
‘kader’ hakkındaki gerginliğini eleştiren umutlu bir bakış yansıtmaktadır.
Kurtuluş üzerine yazılan daha sonraki Deneme (1969), iyimserlik ruhunu zamanın
isyankâr olaylarıyla uyumlu bir açıdan ve daha şeffaf bir şekilde ortaya
koymaktadır. Marcuse, ‘dış menşeli ve dışardan gelenlerin’ isyanını,
kapitalizmin çöküşüne katkıda bulunacak bir dinamo olarak algılamıştı. Büyük
ölçüde 1968 Mayıs’ından önce yazılmış olan deneme, 1968 isyanlarının felsefesi
ve Vietnam Savaşı öncesi protesto anlayışıyla birlikte yükselen siyah muhalefet
hareketi ile etkileşime girdi. Kurumsal kapitalizmdeki “büyük amaçların” karakterize
edilmesini ütopyacı olması nedeniyle reddetti. Aksine, “ütopik” olarak
nitelendirilen şeyin artık toplumda “yeri yoktur” ve tarihsel evrende herhangi
bir yere sahip olamayacaktır. Daha ziyade kurulu toplumlar tarafından
engellenmektedir.” Marcuse, yeni muhalif güçlerin artık geleneksel emekçi,
sınıf temelli örgütlerle uyumlu olarak öğrenciler de dahil olmak üzere küçük
sosyal gruplardan oluştuğunu düşünüyordu. Nitekim, eski toplumsal kalıplara
karşı başlayan isyan, “yeni ve kendiliğinden bir dayanışma”nın ortaya çıkmasını
temsil ediyordu. İşçi sınıfı, teknik ve mesleki yeniden yapılanma nedeniyle
değişen bileşiminden dolayı, kapitalist sisteme entegre edilmiş yeni bir işçi
sınıfının gelişmesine neden olmakla birlikte, daha muhafazakâr hale gelmişti. Ancak
Marcuse, “1960’ların sonundan sonraki ‘parti sonrası sarhoşluğu döneminde’
gelişmiş kapitalizmdeki muhalefet olanaklarını tekrar değerlendirirken, estetik
duyarlılığın devrimci potansiyeline daha fazla inandı. ‘Estetik Boyut’,
Marcuse’un toplumu meta kültüründe artık doymuş hale getirme konusundaki büyük
umudunu temsil etti.
Marcuse’un
endüstriyel kapitalizm ve teknik akılcılık analizinin bir kısmı, “fikirsel
pazar yeri”nin ulusal ve bireysel çıkarları belirleyen kişiler tarafından
düzenlendiği ve sınırlandırıldığı “soyut bir tarafsızlık” fikrini
reddetmektedir. Marcuse, baskıcı hoşgörü hakkında 1968 yılında yazdığı
yazısında, “bu ülkede (ABD) geçerli koşullar altında, muhalefetin koruması
yoktur” diyor. Fransa’nın Cezayir Savaşı sırasında Sartre’ın yaptığına benzer
şekilde özgürce konuşma, herkes için eşit haklar ve barışçıl protesto hakkı
konusundaki doğrudan eleştirisi ve “bölünmüş” Marksist düşünceye karşı meydan
okuması, Marcuse’un düşüncelerinin en çok tartışılan öğeleri olmuştur.
Kaynaklar:
http://routledgesoc.com/
profile/frankfurt-school
https://www.brlsi.org/events-
proceedings/proceedings/18097
https://www.schillerinstitute. org/fid_91-96/921_frankfurt.
Html https://www.thoughtco.com/ frankfurt-school-3026079 https://literariness.
wordpress.com/2016/04/14/ frankfurt-school-and-critical- theory/