Blog Arşivi

11 Temmuz 2016 Pazartesi

ELEŞTİRİ ÜZERİNE

METİN ELEŞTİRİSİNDE VERİLİ ALGININ SORGULANMASI VE              

ELEŞTİREL AKLIN ÖZGÜRLEŞMESİ...

Tarihsel süreç içerisinde edebiyat alanı da bütün siyasal toplumsal devinimin etkilenimi altındadır. Her edebiyat ürünü ortaya çıktığı tarihsel toplumsal koşulların belirlenimi içinde şekillenmiştir. Tarihin akışının ezilenlerin özgürleşme çabasının yükseldiği dönemlerde devrimci bir enerjiden beslenerek daha umutlu ve özgürleştirici ürünleri ortaya çıkardığı gibi, gericilik dönemlerinde, insanlığın içine düştüğü karamsarlığı, yaşadığı çıkışsızlığı, bunalımı yansıtan ürünler ortaya çıkmıştır.
Eleştiri de gerçekliğe yaslanmadan, içi boş güzellemelerle, baskıcı siyasal koşulların etkisiyle gerçeği gizleyen, susan, gerçeği açığa çıkarıcı, yıkıcı bir söylemi dillendirmeyen, geleceğe ışık olmayan bir şekilde kendini geleceğe taşıyamaz.
Eleştiri, tarihsel toplumsal bir sorumluluk gerektirir. Hele ki karanlığın hüküm sürdüğü bedel ödemenin gerektiği zamanlarda çok daha büyük bir sorumluluktur. 

Bize öğretilen “mükemmel sınırlar”  içinde ölçüp biçmeye çalışırız metni.

Beğenir ya da beğenmeyiz bu verili öğretiyle kıyaslayarak. 
Hayatta her şey tamam mıdır, mükemmel midir ki, biz her şeyde mükemmellik ölçütü ararız.
İlişkilerin doğasına aykırı ölçütler oluşturmak ve metnin bütünselliğini bu veriler ölçüsünde anlama kavuşturmak ne derece makul sayılabilir.
Metin bir insanın duygu düşünce dünyasından koparak bütün kaotik, dalgalı yapısıyla yeniden ve kendine özgü biçimiyle var oluyorsa burada hata aramak olumsuzlamaya ulaşmak idealize edilmiş bir mükemmelliği aramak ne doğanın kendi uzantısı insan ruhuna ne gündelik hayatın pratik ilişkilerine uygun düşer.
Metin üreticisinin ruhsal dünyasından kopup geliyorsa ondan izler taşıması ve bozulmaya uğraması kaçınılmazdır.
Bir metni eleştirmenin kriterlerinin oluşturulduğu bilinç, verili öğretilere meydan okuyan, daha derinlikli bir bakışın özgürleştirici pratiğinde ortaya çıkabilir.
Yıkıcı olmayan eleştiri mevcut yanlışın sürmesine yarayacaktır. Eleştiri, yıkma bilinci üzerinde şekillenir, yenileyici ve geliştiricidir. Yeşereceği toprağı verimli hale getirecek besleyici çabayı gereksinir.
Yazar, kendi ürettiği metinde edinilmiş deneyimin toplam sonucundan yola çıkarak kurduğu metinle var olana bir eleştiri yöneltir. Bu eleştiri, kendisi olmak için yine eleştiriye muhtaçtır.
Burada temel sorun eleştirinin diyalektik bir yöntemle, sağlam bilimsel ve tarihsel temellere dayanıp dayanmadığıyla ilgilidir.

Eleştiri; keyfi, açıklanamaz, temellendirilemez, bireysel verileri dikkate alamaz.
Her eleştiri bir toplumsal pratiğe,sağlam bilimsel bir dayanak noktasına gereksinim duyar. 

Eleştirinin kendini gerçekleştirme alanı hayatın kendisidir. "Eskiyi", kendini tamamlamış doygunluğa erişmiş olanı yıkmayı hedef almayan, hayatı ileriye taşıyamayan, dönüşüme uğratmayan bir eleştiri kendine sahici bir varlık alanı bulamaz.
Eleştiri cesaret ve özgürleşmiş bir bilinç gerektirir.
Tarih eleştirinin yıkıcılığıyla, dönüştürücülüğüyle ivme kazanmıştır.
Burada sözü edilen eleştirinin içeriğidir. Nesnel temeller üzerinde şekillenen eleştirinin, eleştirileni yapısal olarak güçlendiren bir özellik taşıdığıyla ilgilidir.

Sosyalizm deneyinin çözülmesiyle birlikte edebiyat alanının  gerçek eleştiriyi gereksindiği bir tarihsel çürüme döneminden geçiyoruz.

Eleştirel yaklaşım, bizi dinamik tutacak, ileriye taşıyacak devrimci bir öze sahiptir. Çürüme ve yenilenme ikiliğinde eleştiriyle yenilenmenin yolunu açmaya mecburuz. Eleştiri daha güçlü bir varoluşun ışığıyla yolumuzu aydınlatacak bir gereksinimdir. Eleştiri samimiyettir sahiplenmedir,  çürüyenden kopuşa birlikte yenilenmeye çağrıdır… 

Devrimci eleştiri tarihin motorudur!         11.07.2016

10 Temmuz 2016 Pazar

YENİDEN BAŞLAMALIYIZ HIRPALANAN RUHLARIMIZI ONARMAYA!

DOKUNMAK, BU GÜNDEN YARINA


Dokundukça insanın duygusu düşüncesi değişir, yumuşar kendi içine dönerdi. Hatalarını görmesi onarması daha bir kolaylaşırdı o zaman. Ayrı kalınca, dokunmalarını özlerdi sevdiklerinin. 
Düşündükçe, sımsıcak, içine işleyen sözlerini, yüzünü gülümseten bir çok neden bulurdu o zaman.
Gün boyu her küçük dokunuş, her şefkatli, arzulu, önemsendiğini anlatan bir bakış, yenilerdi bütün yıpranmış yanlarını.
Her iyimser düşünce, bütün duyguların taşındığı dokunuşlardan beslenirdi.

Biz ellerimizden alınan hayatlarımız karşısında çok etkisiz kaldık diyesim geliyor çoğu zaman. 
Baskıya eşlik eden çürümenin inceden tüm ilişkilerimize sızdığı ve normalleştirildiği, hepimizi hareketsiz kılan, düşlerimizi donduran bir karanlık zamana savrulduk.
Düşlerimiz başka, gerçeğimiz başka iki ayrı ırmak gibi akarken, hayatla kurduğumuz ilişkiyle aramızdaki uçurum giderek büyüdü.

Kendimize sorduğumuz sorulara verdiğimiz bencilce yanıtlar, gerçeği karşılamayan bahanelerin cilalanmış sözcüklerle ifadesi, gerçeğimizden kaçmak için peşine düştüğümüz günlük hız ve hazlar, eriştiğimiz konfor düzeyi bizi kurtarmaya yetmiyordu ama biz yine aynı yapışkan karanlıkta her şeyin farkında olarak kaçmayı sürdürüyorduk. 

Hayatlarımızı kanatan ve karartan gerçeğin konuşulmamasına özen gösterdiğimiz kalabalık buluşmalar, herkesin birbirini kışkırttığı incelikli imaj gösterileri, yemek, içmek, tüketim sohbeti ağırlıklı toplantılar çürümenin, en yaygın ve genelleşmiş biçimini oluşturuyordu.
Bunu sezemeyecek kadar kör ve duyarsız değildik hiç birimiz.
Ama susuyorduk kendi tarihimize ihanet içeren insanlık cinayetine.

Alkol tüketiminin, dozunu artırarak süreklilik kazandığı, ahlaki ve vicdani intihara kadar uzanan kaçış denemeleri, çürüme alanlarına sürüklüyordu toplumsallığını yitirmiş toplulukları. 

Posası çıkmış, yapay insan bedenleri fiziksel işlevini yerine getirmenin ötesine geçemiyor. Korkunun beslediği, konfor ve haz ikilisi teslim alıyordu ruhlarımızı.
En yakınımızdakine tümüyle yabancılaştırılacak kadar sinsi ve güçlü bir saldırı usulca sızmıştı hayatımıza. 
Yaşamlarımızdan, insani olan birçok şeyi almışlardı göz göre göre. 
Konuşmayı, gülmeyi, paylaşmayı, umut etmeyi ...  

Gerçeğe  sağır kulaklarımız, sadece bakan ama görmeyen gözlerimiz, unuttuğumuz, azar azar kullanımdan kaldırdığımız vicdanlarımız, ölümün yeni biçimiydi aslında

Sevmeyi, anlamayı, anlaşılmayı, hep birlikte usulca çıkardık hayatımızdan. Çiçeklerin renkleri soldu önce, sonra kokuları kayboldu.
Duygu dolu sımsıkı sarılmalar, içten kucaklaşmalar unutuldu. 
Yapaylığın işgali giderek büyüdü.
Her gün sıradanlaştırılmış, mekanik tekrarları yaşarken kendimizde boğuluyorduk.
Sevdiklerimiz, giderek azalan sevgimizle, sevmediklerimize dönüşüyordu.
Aynı evin içinde, aynı apartmanda, aynı sokakta, aynı mahallede yabancı olmuştuk artık.
Kalabalık yalnızlıklarda savrulan sürünün bir parçası oluşa karşı koyamıyorduk..

                  *                *                    *

Bireyin kutsallığı susturmuştu toplumsallığı. 
Bir arada değil, tek tek durmamız istenmişti.
Düşlerimiz çürütülmüş, bedenlerimiz her şeyi tüketmek için alabildiğine özgür, özgür, özgürdü.
Bu iklimde büyüdü çocuklar. Babalarının, annelerinin düştüğü hataya düşmemeliydi onlar, hapishanelerde acılarla geçen hayatları değil, okuyup iş sahibi, para sahibi, mevki makam sahibi oldukları acısız hayatları olmalıydı.
Bütün güzel şeylerden koruduk onları yapay mekanik aletlerle kelepçeledik her türden kokuşmuş yalana. Gerçeği göremeyecekleri kadar kör ettik gözlerini kendi ellerimizle. 
Sadece, yalnızca, her koşulda, kendini, sadece kendini düşünmeyi öğrettik onlara, kurduğumuz yüksek güvenlikli hayatlarda koruduğumuzu düşündük.

Bunca tarihi, tüm yaşananları yok sayarak,
ve kendimizi keşfettirdiler bize, kendimize tapacak kadar hem de. 
Yani nasıl uygun gördülerse yaşamın efendileri öyle oldu.

Onlar çizdi bütün kişisel imajlara dayalı geleceğimizi. 
Şişirilmiş içi boş egoları, her gün geleceksizleştirilen, zihinsel olarak köreltilen, aptallaştırılmış yığınların sahte kendini beğenmişliğini. 

Ekranlardan pompalanan incelikli boş hayalleri, gerçeğe olan inancımızı kurban ederek satın aldık.

İsyanı çekip aldılar  hayatımızdan!
Karanlık kör bir şükür'dü şırınga ettikleri gece gündüz, ev, ev sokak, sokak bilmediğimiz bir dilin ve dinin kutsallığına tapınarak.

Yanıbaşımızda adı yasak, dili yasak, ülkesiz bir ülkenin insanları çocuk, genç, yaşlı demeden vahşice öldürülürken sustuk, sustuk korkumuzdan. kedimizi, köpeğimizi sevdik te onları o kadar sevemedik korktuk. Konfor ve güvenli yaşamlarımız için kurban ettik inandığımız doğruları. Vicdanımız unutulmuş modası geçmiş eski bir eşya gibi. Korkumuz büyüdükçe biz küçüldük. 
Konforumuzu kaybetmektense insani olanı gözden çıkardık.  


Yeşil, umutlu, sevinçli, ışıklı  ne varsa çekip aldılar birer birer hayatımızdan.


İçten bir gülüş, dostça dokunuşlar, acılarımızın ortaklaşması ve dayanışma duygusu kaybolup gitti kararan gökyüzümüzde.

Dokunmayı unutan bütün toplumlar sıcaklığını yitirdi önce, sonra arkası geldi.
Körelen, kararan vicdanlardan güzel bir duygu boy atmaz oldu.
Savaşla, ölümlerle, tarifsiz acılarla yaşamayı kabul ettik.
Ölü bedenlerin gitmediği bir tek mahalle bırakmayana kadar, kanımızı doyumsuzca dökmeye devam ettiler. 
Ölüm, düşmanlık, şiddet kendi zaferini ilan ederken biz susuyorduk. Nedense, korkuyorduk hiç korkmadığımız kadar. 
Bize bir şey olmasın güvenliğinde izledik yaşatılanları.
Acının, ölümün ve susmanın normalleştiği bütün toplumlar gibi kirlettik bizde hayatı..

Sahip çık(a)madık inandıklarımıza, sevdiklerimize,

Sevgisine sahip çıkmayan toplumlara verilmiş en büyük ceza her gün artan çocuk, genç ölümleri karşısında susmak, sustukça çürümekti içten içe.. 

Korkuyu, sevgisizliği yenemedik. 
Karanlıklar çoğaldı.
Bizim dünyamızdan olmayanlara teslim ettik güzelim dünyamızı
Sevgisizler ele geçirdi ruhlarımızı.
Umut her kıpırdanışında bizi aradı fabrikada, meydanda, okulda, sokakta...
silkinip kalkamadık çoğu zaman. Birileri dövüşerek acıyla barışarak korumuştu kendini. Onlar koştu güçleri yettiğince. Umudu yeşerttiler zindanların nemli karanlığında.

Gerçeğin bilgisi ışık olup sızdı karanlık bilinçlerimize. Ayartıldık özgürlüğün sımsıcak düşüyle 
Yine çocuklar koştu 
her yaştan her renkten çocuklar!
her dilden şarkılarla düştüler yollarına kentlerin

ateş kırmızısı yüreklerini o simsiyah gecede 
ellerinde bir meş'ale gibi taşıyan çocuklar...

doldurdular meydanları bölük, bölük 

Taksim, taksim yürüdüler sel olup aktılar..


korkuyu yenen o çocuklar o şarabi eşkiyalar 
geziye çıkar gibi,
en büyük şehrin, yemyeşil bir parkına toplanıp 
tutuşturdular gecenin karanlığında özgürlüğün ateşini

O zaman korktu korkutanlar
bütün korkularıyla saldırdılar umudumuza
güneş yüzlü gök gözlü çocuklara.

gelincikler gibi düştü her biri, can verdi yoldaşlarının kucağında
Vuruldukları yerde gülüşleri serpildi toprağa
bir başka bahar açsın diye...
hayat, ona sahip çıkan cesur çocukların kol kola girerek başlattığı kavgasında umudun yenilmezliğini yeniden gösterdi,
Birbirimize yüreklerimizle dokunduk eriyip birleşti düşlerimiz 
bütün ayrımları ortadan kaldırarak.
sadece özgür bir geleceği kurma düşüyle çıkılan yollardan ulaştık kentlerin bizim olan işgal edilmiş özgür meydanlarına.
kovduk işgalcileri, bizi ayıramayacakları kadar bir olduk. 
Sımsıkı sarıldık birbirimize.
işte bu yüzden, bütün gücüyle saldırdılar iyi güzel olana,
ve kendi ellerimizle toprağa verdik birlikte şarkılar söylediğimiz, savaştığımız yoldaşlarımızı.
iyinin ve güzelin kalıcı düzenini kurmak için, 
sevgisizlik üreten kötülüğü sevgiyle yenebiliriz.
güzel olana dokunarak yeşerterek. 

umutsuzluğun çürüyen yanını kopar at, 
uzat elini, tutmak için bekliyor yanındaki.
                                        


11.07.2016

6 Temmuz 2016 Çarşamba

ARKADAŞIM!



ARKADAŞIM

Arkadaşım bak böyle giderse erken ayrılacaksın aramızdan.
Her gün öğleyi zor bekler oldun. Horozkarası dolup boşalıyor her türden bardaklara, kimi zaman şişeden kafaya diktiğinde oluyor. Şişelerin biri boşalıp diğeri geliyor. Arada mesafe bile bırakmadan demlenip duruyorsun. Aranızdaki bağ nedir anlayamadım sevgi mi desem aşk mı?
Bildiğim şu ki bu kadar bağlılık yıkar adamı. Bir an onsuz olamamak zor iş elbette.
Ama her şeyin bir sınırı olmalı değilmi ya.
Sözcükleri cümleye dönüştüremeyecek kadar içmeyi adet ettin kendine.
Diyeceğim bu beden fazla dayanmaz da çökerse bir gün, yani olurda gidersen erkenden. Erken demekte ne kadar doğru bilemiyor insan her gün çocukların toprağa gömüldüğü bu yerde. Yinede olur da ayrılık erken çalarsa kapıyı.
Elbet cenazen ortada kalmaz. Bu gün sana kızan bütün dostların sırtlanır tabutunu. Amma velâkin mesele bu değil güzel dostum.
Bu umutsuzluk hali, bu boş vermişlik yakışmıyor sana.
Bu güne kadar yaptıklarına, besleyip büyüttüğün o güzel düşlerine.
Böylemi varacağız o hayalini kurduğumuz güzel günlere.
Her şey bitmedi daha, bak bıyıkları yeni terlemiş oğlanlar, yüreğinden geçen bir sevgiliye elleri değmemiş gencecik kızlar dövüşüyor dağ başlarında.
Şehirlerde umut oluyor gülümseyişleri. Fabrikalarda kabarıp kabarıp duruyor işçi düşleri. Sonra susturuluyor işsizlikle, şükürle.
Karanlıkta bizi arıyor gözleri ışıklı bir gelecek hayali kuranların.
Bir selamımız bile gülümsetir yüzlerini oysa. Hep içerek varamayız kurduğumuz düşlere. Başkalarının dövüşüyor olması haklı çıkarmaz seni.
Şairin dediği gibi “herkes kendi payına dövüşür” .
Bu gün güzeli yaratmak her zamankinden zor ve meşakkatli elbet. O yüzden inatla, sabırla daha fazla çalışmak gerek. İşin ucundan tutmak değil, ciddiye alıp tam ortasında sım sıkı kavramak gerek.
İnsan sadece bedeniyle değil hayalleriyle ayakta kalır.
Zordan kaçışı bu yüzden insanların, hayallerinin tükenişi.
Kendinden kaçıyor herkes, sığınıyor karanlığa.
Kalabalıklara sığınıyor, çocukların hayranlıkla baktığı geçmişin devrimci ağabeyleri, kör, sağır, dilsiz kalabalıklara.
Silemiyor geçmişini, silinmiyor yaşanmışlıklar.
İnsan kendinden kaçamaz.
Bütün yükü sırtlayamazsan da ucundan tut, genç insanlar görüp moral bulsun varlığınla. Anlam kat kendine, anlam kat hayata.
Değersiz bir ölüm bırakma geride.
Sen öldüğünde bile ışıldasın gülüşün.
Elinde şarap şişesiyle, değil kızıl bayraklarla anılsın adın.
Küçükte olsa inatla gülümseyen fotoğrafın olsun yakamızda
                                                                                                   07.07.2016


KARADENİZ SAKLA BENİ



 Meryem GÜLBUDAK’ın
"KARADENİZ SAKLA BENİ"
 Öykü Kitabı üzerine

“Ezilen direnen direnmeyen tüm kadınlara.” 
İthaf edilen kitap yazarın kadın kimliğiyle bütünleşen bir dille kaleme alınmış. Yazarın kadın kimliğinin, kadınların iç dünyasına bakışımızı derinleştiren bu dünyanın aktarılmasında oldukça önemli bir işlevi yerine getirdiğini söylemeliyiz. Öykülerde direnen, direnmeyen, kabullenmiş kadınlar var. Ama hepsi yürüttükleri yaşam kavgasında sevgi ve umut dolu.
                                                                                                                 
Karadeniz’de geçen öyküler daha çok kadınların ezilen emekçi kimliğiyle yaşadığı sıkıntıları konu ediniyor. Öykülerde toplumsal sorunların çeşitli katmanlarında yaşanan çaresizlikler, erkek egemenliğinin hayatın bütün alanlarında duyumsanan baskıcı yanı, sistemin yaşamın bütün alanlarına dönük saldırılarına yönelik kendiliğinden ve örgütlü tutumlar sergileniyor.
Tarihsel ve güncel olanın kaynaştığı dinamik bir zaman diliminde geçen öyküler hepimize çok tanıdık aslında. Karadeniz insanının bakışını, kültürel, coğrafi, iklimsel özelliklerini, konuyla bütünleşmiş motifler olarak öykülerin içinde okura aktarıyor.
Yaşadığımız coğrafyanın farklı kültürel özelliklerini öykülerde duyumsuyoruz.
Karadeniz’in çok uzun bir tarihten gelen, farklı medeniyetlerin, dinlerin ve dillerin zenginliğini taşıdığını biliyoruz. Ancak bu zenginliğin zaman içinde ırkçı, tekçi anlayışlar tarafından tahrip edilerek, yok sayıldığını, hayata yansımadığını bu farklı renkleri barındıran coğrafyanın (Rum, Laz, Ermeni, Hemşin, Gürcü ve diğer halkların) az duyulan sesinin edebiyatla bu güne taşınmasının çok önemli bir katkı olduğunu söylemeliyiz.
Öykülerde konu edilen her ne kadar Karadeniz insanıymış gibi görünse de aslında sistemin her yerde aynı saldırılarla bütün insanlığı hedef aldığını görüyoruz.
HES’lerin yapımında, Maden arama adı altında doğanın talan edilmesinde, bizden önce ki insanlık tarihe ait değerlerin tahribatında, işsizlikte, göçlerde, dili, inancı farklı olsa da mağdur edilen insan aynı.
Ezilenin dili, inancı, yaşadığı coğrafya, saldırılar karşısında onu ayrıcalıklı kılmıyor. Talan ve sömürü her yerde aynı vahşilikte uygulanıyor.

Öyküler, insanın iç dünyasında ortaya çıkan farklı tepkileri, hayat karşısındaki duruşlarını, insan doğasının çeşitliliği ve renkliliğini anlatıyor.
Öykülerin tümünden çıkardığım sonuç; insan bütün acılarda eşitlenen aynı insan. Kadın, İşçi, İşsiz, Kürt, Alevi, Göçe zorlanan insan ve hepimizin yaşadığı doğal çevre, kapitalizmin saldırılarında ayrımsız eşitleniyor. Ve insanın ayakta kalmak için tek seçeneği direnmek.
Öykülerimiz, hayatın açığa çıkardığı acılarımız, sevinçlerimiz, umudumuzdur.
Selam olsun insandan, umuttan, aydınlıktan yana öykülere,
bu öyküleri yaratanlara!

Bu sıcak samimi öykülerin yolu açık olsun diyorum!

                                                                                    06.07.2016                  
                                                                                                       İbrahim YURTSEVER