İşimi kaybetmişim ne gam! Ama buna
yasal hakkım olan izinleri vermeyerek neden olan kurumun her fırsatta
‘devrimci’ tarihini pazarlayan, akademik özgürlüklerden dem vuran ODTÜ olması;
ve işbirlikçilerinin de bize yıllarca emek piyasaları-süreçleri, iktidar,
ayrımcılık, demokrasi gibi dersler anlatıp boyuna sistem eleştirileri yapan
sosyoloji bölümü hocalarının olması –memleketin şu yaprak kıpırdamayan faşist
zamanlarında bile çok fazla!
RUŞEN IŞIK 25 Ağustos 2017 00:00
Geçtiğimiz
günlerde Sevilay Çelenk’in Gazete Duvar’da ‘Cinayeti Kör Bir Kayıkçı Gördü’
başlıklı bir yazısı yayınlandı. Yazıda Sevilay Hocamız üniversitelerde yaşanan
‘cinayetleri, kötülükleri’ tanıklarının bir an önce yazması için çağrıda
bulunuyor. Ben de size ODTÜ’de gözlerimle gördüğüm bir suç ortaklığını
anlatacağım. Bizzat bana yapılan bir kötülüğe ortak olanların hakkını teslim
etmeye çalışacağım.
5 Temmuz
2017’de araştırma görevlisi olarak çalıştığım ODTÜ’den, işyerinde izinsiz
olarak bulunmadığım gerekçesiyle istifa etmiş sayıldığımı öğreniyorum -devlete
de 1.5 maaş borçluyum. Bunları da adresime gönderilen iki belge vesilesiyle
öğreniyorum. Aynı zamanda meslektaşım ve hocam olan amirlerimden çıt yok; ne
işimden atılmamdan önce ne de sonra. Ne bir uyarı ne de bir veda…
Biraz geriye
gideceğim; memleketin altüst olmaya başladığı, bombaların hayatlarımızı altüst
ettiği, barış sürecinin rafa kaldırıldığı, savaşın yeniden başladığı 2015
yılına… Ki, 16 yıldır okulum ve 11 yıldır da işyerim olan ODTÜ’den ‘atılmış’
olmamın tüm bu tanıklıklar ve acıların yanında bana bir sinek ısırığı kadar
etki ettiğini; ama ‘devrimci’ etiketini romantik bir pazarlama sıfatı olarak
gururla taşıyan ve fakat memleket alt üst olurken kafasını kuma gömen,
kurumumun ve ‘liberal-demokrat, sol görüşlü’ hocalarımın ortaklık ettikleri
suçun ne kadar ağır olduğunu anlatabileyim. Gerilla eşi kadınlarla yaptığım doktora tez çalışmam için Diyarbakır’dayım.
5 Haziran HDP mitingi… Herkes orada. İstasyon Meydanı’nda bayram var! Sonra bir
bomba, 20 metre
kadar ötemizde… Kimse istifini bozmuyor, ihtimal vermiyoruz çünkü… Sonra
diğeri, bulunduğumuz kaldırımın karşısında patlıyor. Bombalar bize çok yakın
aslında ama aramızdaki binlerce insan, onlar siper oluyor bize… Birkaç gün
sonra, Diyarbakır’da tanıdığım Hacı Bayram Dağtan’ı evlerinin kapısını çalan
mahalleli bir Hizbullahçı, kızının gözleri önünde öldürüyor. Sonraki günlerden
birinde, daha önce ziyaret ettiğim bir köy bombalanıyor. Beni evlerinde
ağırlamış olan, şans eseri o sırada evde olmayan o güzelim aile hayatta; ama
sekiz komşularını ve yıllarca uğraşarak yokluk içinde kurdukları evlerini
kaybediyorlar!
19 Temmuz…
Tüm boşlukların bebek bezleri, oyuncak, sağlık malzemeleriyle doldurulduğu bir
transit araçla İzmir’den Suruç’a doğru yola çıkıyoruz. Rojava’ya gideceğiz. Bir
kağıt dolaştırıyoruz aramızda kim ne iş yapabilir… Ben kütüphaneyle
uğraşabilirim, çocuklarla oynayabilirim, inşaat gibi işlere destek atabilirim…
Olmuyor. Canlarımızı alıyorlar bizden. Sanki hepimizi sıraya dizmişler de,
geride kalanların cezası da hayatta kalmış olmak olsun diye bazılarımızı
rastgele kurşuna dizmişler gibi. İyileşmeye
çalışıyorum, aslında çalışmıyorum, beter olayım istiyorum, yok olayım
istiyorum. Hiç halim yok; ne yok olmaya, ne var olmaya, ne silah kuşanmaya, ne
acıyla yaşamayı öğrenmeye. Ama ölmediysek yaşamak lazım, arası yok! TİHV
aracılığıyla psikoloğa gidiyorum. Tezimi yazmalıyım. Kadınlara sözüm var, o
tezi yaz-ma-lı-yım.
10 Ekim…
Anlatmaya gerek var mı? Herhalde bu yazıyı okuyan hemen herkese bir yerinden
dokundu, en azından benim çevremde kimse 10 Ekim’den sonra iflah olmadı.
Kasım… Kürt
şehirlerindeki çatışmalar şiddetleniyor. Ben Ankara’dayım artık, çünkü tezimi
yazmalıyım. Sevgilim Sur’un hemen çıkışında Dağkapı’nın arkasında yaşıyor, her
gece o çocukların öldürüldüğünü bildiği çatışma seslerini dinleyerek… yaşıyor.
Ama sessiz, hiç anlatmıyor, onlar iki adım ötede ölürken bunu duymanın
ağırlığından söz etmeye utanıyor. Dağkapı’da Eğitim-Sen’in bir basın
açıklamasında gözaltına alınıyor. Polislerin sonrasında halka gerçek mermilerle
saldırdığı bir basın açıklaması bu, yaralı komşularını hastaneye getirenlerin
gözaltına alındığı bir basın açıklaması. Arkadaşlarla bekliyoruz, havayı
dağıtmaya çalışıyoruz; sevgilim Kürt olmadığı için polislerden daha mı çok
dayak yer, daha mı az, bilmiyoruz. Ama dayak yerken polisin ettiği küfürlerin
Türk olduğu halde ‘teröristlerin’ arasında ne işi olduğuyla ilgili olduğunu
biliyoruz. Üç gün sonra çıktığında vücudu morluklar içinde. Sevgilim bir yıl
sonra bu basın açıklamasına katıldığı için 4.5 yıl hapis cezası alıyor.
Kadın
mücadelesinden bildiğimiz Fatma, Pakize ve Seve’nin bir köprü altında
polislerce bile bile, göre göre katledilmesi de aynı savaşın ürünü.
Diyarbakır’da tanıştığım, birlikte feminizm tartışmaları yürüttüğüm kadınların
çoğunun işlerinden olması, tutuklanması, kaçması ya da haberlerini dahi
alamamam da… Kadınların müthiş bir inançla, renklerle, çiçeklerle bezeyerek
kurdukları kurumların darmadağın edilmesi; Efrin ve Maxmur’a gönderilmek üzere
Türkiye’nin pek çok yerinden toplanmasına vesile olduğumuz yüzlerce kitabın
kayyımca el konan Kadın Akademisi’nde kalakalması ve kim bilir belki bazı
arkadaşların bu kitaplardan ötürü sorgulanması da… Bana evini açan, her şeyini
tereddütsüz paylaşan, bana güvenen ve güven duyulmasını sağlayan insanların
hayatlarının darmadağın olması da… Tüm bu tanıklıklarım, tanık olmadığım ama
bildiğim, bilmediğim daha ne çok zulüm de bu savaşın ürünü.
Bense tezimi
yazmalıyım. Danışmanımla koridorda ne zaman karşılaşsak “evet evet biz daha sık
görüşmeliyiz, sen ağır şeyler yaşadın, seni toparlamamız lazım” diyor. Tek
vuruşluk canı kalmış aklımla, bir türlü toparlanmayan dikkatimle
karalayabildiğim ancak üç beş sayfa… Ve danışmanım o metne bakmaya hâlâ vakit
bulamadı; öylece duruyor.
Ağustos
2016, ODTÜ’de hakkımda FETÖ’den soruşturma açılıyor. Bank Asya’dan faiz oranı
düşük olduğu için kredi çekmiştim, o yüzden. Beni sorgulayanlar arasında
ODTÜ’nün avukatı, rektör yardımcısı ve dekanlar var. “Ne yaptığınızın farkında
mısınız sayın hocalarım?” diyorum. “Vallahi elimizden bir şey gelmiyor” der
gibi bakıyorlar. Ama içlerinden biri kredinin faiz oranını sormayı ihmal
etmiyor. Siz de mi kredi çekeceksiniz sayın dekanım, yoksa size yakıştırılan
polis rolünü layıkıyla yerine mi getirmek istiyorsunuz? Kasım 2016, sevgilimle
evlenmişiz artık; ben Ankara’da arkadaşlarımla, o Diyarbakır’da arkadaşlarıyla,
yaşıyoruz. “Artık bir ev kursak” diyoruz. Diyarbakır’da ev tutup eşyalar almaya
başlıyoruz ufak ufak. İki ay sürmüyor bu ev macerası. Sevgilim, Barış için
Akademisyenler’ den (BAK) olduğu ve iktidara Kürt şehirlerinde devam eden
savaşın durdurulması için “bu suça ortak olmayacağız” diyerek çağrıda bulunan
metne imza attığı için 6 Ocak’ta çıkarılan 679 sayılı KHK ile Mardin Artuklu
Üniversitesi’nden ihraç ediliyor. Onu takip eden pazartesi günü, -BAK imzacısı
olmama bir falso da ihraç edilerek sevgilim eklediğinden olsa gerek-, zorunlu
hizmetle yükümlü olduğum Gaziantep Üniversitesi beni doktoramı bitirmeden geri
çağırıyor. Kibarca, beni atacaklarını ima etmeyi de ihmal etmiyorlar. Süreci uzatabilmek
için yıllık izin istiyorum. Bölüm başkanımıza ‘birisi’ “bu durumdaki bir
öğrenciye izin verirseniz zor durumda kalırsınız” diyor, o da bana sekreterimiz
aracılığıyla üzülmememi salık veriyor ve bu sürecin iki ay kadar süreceğini
iletiyor. Yasal hakkım olan yıllık iznimi vermeyip, benimle bire bir görüşmeye
de zahmet etmeyip bu mesajın iletilmesini sağlayan sayın bölüm başkanıma
kocaman teşekkürler(!)
Neyse ki bu
arada hayatımızda iyi şeyler de oluyor. Sevgilim de ben de Fransa hükümetinin
risk altındaki akademisyenlerle dayanışma adına başlattığı PAUSE bursunu almaya
hak kazanıyoruz. Fakat ne yazık ki sevgilimin ihracından dolayı pasaportuma el
konuyor! Avukat olan ablamın İçişleri Bakanlığı’ndan aşağıya doğru, bununla
ilgili olabilecek tüm kurumlara yolladığı dilekçeler ve benim bizzat Ankara-
Diyarbakır-Mardin adliyeleri ve emniyet müdürlükleri arasında dokuduğum mekik
sonucu pasaportumu geri alıyorum. Geriye vize ve okuldan izin almak kalıyor. Üç
aylık görevlendirme almak istiyorum ilkin, rektörlük reddediyor. 50 günlük
yıllık iznimi kullanmak istiyorum, bu kez sosyoloji bölümü reddediyor. Tüm bu
başvurular sözlü olarak reddediliyor elbette; ODTÜ gibi prestijli bir
üniversite, bir araştırmacısının Fransa’da bir üniversiteden aldığı üç aylık bir
araştırma davetini reddetmek için nasıl bir gerekçe sunabilir yoksa? Ya da emek
süreçleri gibi konularda sayısız çalışmaya imza atmış hocalar tarafından
yönetilen sosyoloji bölümü bir çalışanına yıllık iznini vermemeyi nasıl
açıklayabilir?
Sevilay
Hoca’nın bahsi geçen yazısında söylediği gibi ‘iyiliksever’ce yapılıyor tüm bu
kötülükler; ‘bizi düşündüklerinden, bizim ve okullarımızın başına işler
gelmesin’ diye. O yüzden bir arkadaşımın söylediği gibi ‘hiçbir kağıdım masada
kalmadı’; ama bu hiçbir başvurumun reddedilmediği anlamına gelmiyor. Uygulanan
bu sözlü caydırma yöntemlerine ‘mobbing’ deniyor literatürde (sayın hocalarım)!
Velhasıl,
ODTÜ’nün de içinde olduğu bir KHK’nın çıkacağı söylentileri yüzünden yüreğim
ağzımda, bölümümün lütfu ve rektörlüğümün onayıyla üç günlük izin alarak yurt
dışına çıkabiliyorum. Bizi bekleyen ise yüksek ihtimalle siyasi mültecilik…
İşte
sonrasında da Türkiye’nin ‘en devrimci’ tarihine sahip, ‘en demokrat’, ‘en
ilerici’, ‘en liberal’, en ‘we can change the world’(1) üniversitesinden
atılıyorum. İşimi kaybetmişim ne gam! Ama buna yasal hakkım olan izinleri
vermeyerek neden olan kurumun her fırsatta ‘devrimci’ tarihini pazarlayan,
akademik özgürlüklerden dem vuran ODTÜ olması; ve işbirlikçilerinin de bize yıllarca
emek piyasaları-süreçleri, iktidar, ayrımcılık, demokrasi gibi dersler anlatıp
boyuna sistem eleştirileri yapan sosyoloji bölümü hocalarının olması
–memleketin şu yaprak kıpırdamayan faşist zamanlarında bile- çok fazla! Bırakın
yasal hakkım olan izinleri vermeyi, öğrencilerinin üç satırlık bir belgeyle
atılıvermesine itiraz etmeyi, bir meslektaşa edilecek göstermelik bir vedayı
bile tehlikeli buldu fanusları dışındaki hayatları sadece birer araştırma
nesnesi zanneden sayın hocalarım!
Sayın Hocalarım!
Memleketteki
savaşı, katliamı bir kenara bırakın –çünkü mevzu Kürtler olunca hep bir kenara
bırakıldı zaten, bu kez de farklı bir şey beklemeyelim sizden- şu anda BAK
imzacısı olduğu için işinden olan 400’e yakın akademisyen olduğunu; imzacı olan
200’den fazla akademisyenin Avrupa’nın çeşitli ülkelerine göç etmek zorunda
kaldığını –kimi kaçak yollarla-; bir o kadar akademisyenin de pasaportları
iptal edildiği için yurt dışına çıkamadığını ve herhangi bir işe kabul
edilmediğini de mi bilmiyorsunuz, ya da biliyorsunuz ama sizi ilgilendirmiyor
mu?
Sessizliğiniz
bırakın bir meslektaşınızın hayatını, bir memleketin gidişatını etkiliyorsa
öylece sessiz kalamazsınız. Siyasi iktidar bu sessizlik sayesinde daha da
pervasızlaşırken yaptığınız projelerin, yazdığınız makalelerin, işgal etmek
için meslektaşlarınızın üstüne bastığınız dandik idari sorumlulukların zerre
kadar önemi yok bana sorarsanız.
Öğrencilerinize
başucu kitabı yapmalarını önerdiğiniz Bourdieu’nun Homo Academicus kitabını
hatırlıyor musunuz sayın danışmanım; o kitabın sizin hayatınızla, yapıp
ettiklerinizle, sessiz kalarak ortaklık ettiğiniz iktidarla bir ilişkisinin
olabileceği aklınıza geliyor mu? Siz bize sosyolog olmayı öğreten hocalarım,
yaptığınız sosyolojinin sosyolojisini ve daha da önemlisi kendi hayatlarınızın
sosyolojisini yapabildiğinizi düşünüyor musunuz? Yoksa Bourdieu’nun deyimiyle
“grev kırıcı” mısınız? Ülkenizde yaşanan şiddetin, hukuksuzlukların ve savaşın
üzerinde araştırma yapılabilecek sosyolojik olgulara dönüşmesi için zamana mı
ihtiyacınız var?
(1)
Türkçesi: ‘Biz dünyayı değiştirebiliriz’. ODTÜ’nün ana sayfasında bu sloganla
karşılanıyoruz.