Sınıf siyaseti ve edebiyat
düşlerden düşüncelere ... işçi sınıfı ve siyaset üzerine yazılar, belgeler
Blog Arşivi
3 Nisan 2020 Cuma
YİTİRDİKLERİMİZ
Korkmaz YILDIZ uzun yıllar Devrim ve Maya dergilerinin siyasal çizgisinde faaliyet gösterdi. Sağlık sorunları nedeniyle uzun zamandır evden çıkamadan yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanıyordu. Evde ailesine bağlı ve kısıtlı olarak sürdüğü yaşamı sırasından oturduğu sandalyeden düşmesi sonucu beyin kanaması geçirerek Buca Seyfi Demirsoy hastanesinde ameliyata alındı. Ancak eski durumuna gelemedi. Yedi aya yakın zamandır yarı felçli biçimde solunum cihazı takılı biçimde, kıpırdamadan yatağa bağlı olarak, anne ve babasının olağanüstü desteğiyle yaşama tutunmaya çalıştı.
Enfeksiyon kapması sonucu yaşama veda etmek zorunda kaldı. Koronavirus olma şüphesiyle cenazesi temsili olarak üç kişinin katılımıyla belediye görevlileri tarafından toprağa verildi. Ailesininde virüsten etkilenme olasılığı dikkate alınarak taziye için evine kimsenin gelmesi istenmedi. Uzun yıllar devrimci mücadelenin içinde kendine has tutum ve davranışlarıyla emek harcadı. Hem kişisel özellikleri hem de son dönemlerinde yaşadığı psikolojik problemlerin de etkisiyle yakınındaki ilişkilerinde olumsuz davranışlar da gösterdiği oldu. Değerlendirmelerimizi zamanın bağışlayıcılığına bırakarak, dostlarının hatıralarında hak ettiği yeri alacağına inanıyorum.
7 Temmuz 2019 Pazar
NAZIM HİKMET VE KÜRTLER ÜZERİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ:
Emperyalist paylaşım sonucu ortak bir coğrafyada yaşamak durumunda bırakılan Kürtler ile Türkler, tarihsel ve kültürel olarak pek çok ortaklığa sahip olmakla beraber iki halk arasında, Osmanlıdan bu yana Kürtlerin baskı altında tutulmasından beslenen önemli bir sorunu bulunmaktadır. Yüzyıllar boyunca Kürtler, vergi, askerlik ve savaş olunca hatırlanmış, ancak kendilerine dair hakları söz konusu olunca baskı ve yok sayma politikalarına reva görülmüşlerdir.
Türkiye Komünist Partisi’nin ( TKP ) ilk belgelerinde Kürt sorununa dair genel bir yaklaşımı olduğunu görebiliyoruz. TKP’nin kurucusu ve genel sekreteri Mustafa Suphi, Kürt sorununa değinirken şunlar söyler. “Bundan hemen on sene evvel bizler Anadolu’ya hayat verecek, medeni, inkılâbı inkişaflara zemin ve yol arıyorduk. Bu inkişaf, bizim fikrimizce, dâhilde Makedonyalıların, Arnavutların, Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin vs. medeniyet, muhtariyet ve hatta istiklallerine istidatları derecesinde yol vererek hür milletlerin, hür ittihadı halinde milli tesanütler vücut bulacaksa, hariçten de Alman ve İngiliz emperyalizminden ziyade beynelmilel amele hareketine istinat ile kuvvet alabilecekti.” ( Mustafa Suphi. Yaşamı, yazıları, yoldaşları. Sosyalist Yayınları )
Buradan da görülüyor ki, Mustafa Suphi, daha Jöntürk devrimi yıllarında, Osmanlı sınırları içindeki halkların özgürlüğünü ve kendi kaderini tayin etme hakkını savunmuştur. Bu yaklaşım her ne kadar egemen ulus milliyetçiliğinden uzak, bilimsel sosyalizmin, ulusal soruna dair ilkeleri ile paralellik gösterse ve her ne kadar ulusların ve kültürlerin özgürlüğünü savunuyor olsa bile, pratikte Anadolu’daki tüm halkların sözcüsü olarak değil, sadece Türk işçi ve köylülerinin savunucusu olarak konuşur. Bu gün açık bir milliyetçilik belirtisi olan böyle bir yaklaşımı, o günün koşullarına göre olağan saymak hiçte komünistçe bir değerlendirme olmaz.
Şimdi bu bağlamdan yola çıkarak, Nazım Hikmet’in özelde Kürt sorunu, genelde diğer azınlıklar karşısındaki duyarsızlığına eleştirel bir yaklaşımla devam edebiliriz.
Son dönemlerde bazı tabular tabu olmaktan çıkmaya başladı. Bu günü anlamak ve geleceğe doğru bir perspektiften baka bilmek için geçmişe eleştirel bir gözle bakmak ve tabuları yıkmaktan korkmamak lazım. Hayat eleştiriler ve öz eleştiriler üzerine kurulursa temelleri sağlam olur. Sanatçı ve politik kimliği ile dünyaya mal olmuş Nazım Hikmet’in yaşadığı coğrafyanın dışındaki evrenselliği tartışmasız kabul görmüştür. Ama ne yazık ki aynı evrenselliği, yaşadığı topraklarda da gösterdiğini söylemek biraz zor.
Bilindiği gibi, Nazım Hikmet’in hayatı ile ilgili neredeyse bilinmeyen bir şey yok. Eserleri değişik zamanlarda ve değişik çevreler tarafından defalarca bastırılıp çoğaltılmıştır. Ama onun Kürtler, Türkiye’de Kürt ulusal sorunu ile ilgili pratik tutumu hakkında ciddi bir çalışma yaptığı söylenemez.
Nazım Hikmet Enternasyonalist içerikte ciddi ürünler vermiş olmasına ve TKP merkez komite üyesi hatta genel sekreter olmasına rağmen, Kürt ulusal meselesinde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını sömürge ulusun ayrılıp devletini kurma hakkı olarak kararlıca savunmamıştır. 1920li yılların TKP si içerisinde ki “Ahmet Cevat yoldaşın” söylediklerinin çok gerisinde kalmıştır.
Ahmet Cevat şöyle demiştir. “Her millet gibi Araplar, Kürtler, Bulgarlar da ne surette yaşayacaklarını kendileri takdir ve tayin edeceklerdir. Federasyonu Rusya kabul ettiği gibi bizde kabul etmeliyiz. Bu prensibi yalnız biz değil, bütün milletler kabul etmelidir. Ancak bu prensip sayesindedir ki beşeriyet vasi bir aile halini alabilecektir.” (Mete Tun çay, Türkiye de sol akımlar-1(1908-1925)BDS yayınları)
Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası gerek Türkiye Kürdistan’ında gerek diğer parçalardaki onlarca Kürt ayaklanmaları ve bu ayaklanmaların her defasında sömürgeci egemen güçler tarafından acımasızca ve kanlı bir şekilde bastırılması, Nazım Hikmet tarafından bilinmemesi (ki bu içinde bulunduğu konumu gereği imkânsızdır) ve dile getirilmemesi Nazım Hikmet adına bir talihsizliktir diye düşünüyorum.
Egemenlik ve hakimiyetlik kurmak isteyen ve bu uğurda başta Kürt halkı olmak üzere diğer azınlıkların haklarını görmezden gelen kuvayilere destanlar yazan Nazım Hikmet, Koçgiride , Zilan’da, Dersimde, Piran’da ve Kürdistan’ın her karış toprağında Kürt halkının ulusal taleplerini dile getirmelerinden dolayı oluk, oluk akan kanlar karşısında suskun kaldı. Bu son tahlilde Nazım Hikmet’in Kemalizm’in etkisinden kurtulamadığının bir göstergesidir. Kaldı ki diğer azınlıklar hakkında da kayda değer bir değerlendirme göremiyoruz. Ve 1930 yılında Tan gazetesinde “iğneli fıçı” yazısında şunları yazar. “Türkiye faşist değildir. Burada sulh içinde yaşayan hiçbir unsura karşı kan kini, kan nefreti yoktur. Fakat faşizmin bayraktarlığını yapan bazı unsurlar, memlekette faşizme bir kapı açmak için böyle bir Yahudi aleyhtarlığı ile söze başlıyorlar” (Nazım Hikmet, yazılar 5,Adam Yayınları, sayfa 101) 1930’lu dönemde başta Kürtler olmak üzere diğer halklara (resmi söylemle azınlıklara) karşı izlenen politikanın özü, Türk olmayanların dıştalanması, eritilmesi, asimilasyona uğratılması, sürgün edilmesidir. Ve bunu yapan Nazımın belirttiği gibi “bazı unsurlar” değil bizzat Türkiye Cumhuriyeti devletidir.
Kürtlerle ilgili gelişmelerden Nazım’ın haberi yok muydu? Bizzat olayların geliştiği dönemde, bölge ve dünya kamu oyuna yansıdığı, Türkiye’de de sömürgeci basının konuyu ele aldığı hatta konun boyutları uluslar arası basına yansıdığı belgelenmiş bir gerçekliktir. Kürtler tarafından çıkarılan yayınlarda gelişmeler aktarılmaktadır. Sömürgeci egemenliği altındaki Kuzey de cereyan eden olaylar Türk basınına yansıdığı ve bir dönem Nazım Hikmet’in de yazdığı gazetelerde çıktığı bilinmektedir. Yani gelişen olaylardan TKP merkez komite üyesi olma itibari ile Nazım’ın haberdar olmaması olanaksızdır. Partili olarak bizzat basın alanında görevli olarak çalışmıştır.
Türkiye üzerine en kapsamlı çalışması olarak bilinen “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eserinde kimi halklar üzerine yazar. Kürtler hakkında bu eserinde toplanmaktadır ve kimi çevrelerce referans olarak gösterilmektedir.
“Karadeniz’de içinde Lazların, şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtler kuyruklu derler yalan, kuyrukları yoktur.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar.”
Başka bir yerde ise şunları yazar.
“Ve şarkta, akrepleri, toprak koğuşları,karpuzlarıyla ünlü hapishanede
Halil’in üstüne uşaklarını saldırdı Kürt beyleri ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil, aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını”
Görüldüğü gibi Kürtlerden bahsederken “ulus” “halk” gerçekliğine vurgu yapılmaz. Sadece Nazım’ın şiirine konuk edilirler.
Son olarak son dönemlerde yine referans olarak gösterilen ve 1961 yılında aile dostu Kamuran Bedirhan’a yazmış olduğu mektuptur ve 1983 yılında yayınlanmıştır. Ancak mektup uzun olduğundan şimdilik yazmıyorum ilgilenenler için (Mehmet Bayrak, Kürdoloji belgeleri Öz-Ge yayınları,birinci baskı 1994,sayfa 530.)
Nazım bu mektubunda içine derin sesizliğini bozar ancak Kürt ulusunun parçalanmışlığının üzerinde durmadığı gibi konunu çözümü için sağlıklı bir görüş öne sürmemiştir. “Kürt milletinin önemli bir çoğunluğun Anadolu’nun bir parçasında yaşar” tespiti sorumluluğunu yerine getirdiği anlamına gelmez.
Not: Bu çalışmada Peri Yayınlarından çıkan bazı eserlerden faydalanılmıştır.
( Yavuz Kalkan )
Türkiye Komünist Partisi’nin ( TKP ) ilk belgelerinde Kürt sorununa dair genel bir yaklaşımı olduğunu görebiliyoruz. TKP’nin kurucusu ve genel sekreteri Mustafa Suphi, Kürt sorununa değinirken şunlar söyler. “Bundan hemen on sene evvel bizler Anadolu’ya hayat verecek, medeni, inkılâbı inkişaflara zemin ve yol arıyorduk. Bu inkişaf, bizim fikrimizce, dâhilde Makedonyalıların, Arnavutların, Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin vs. medeniyet, muhtariyet ve hatta istiklallerine istidatları derecesinde yol vererek hür milletlerin, hür ittihadı halinde milli tesanütler vücut bulacaksa, hariçten de Alman ve İngiliz emperyalizminden ziyade beynelmilel amele hareketine istinat ile kuvvet alabilecekti.” ( Mustafa Suphi. Yaşamı, yazıları, yoldaşları. Sosyalist Yayınları )
Buradan da görülüyor ki, Mustafa Suphi, daha Jöntürk devrimi yıllarında, Osmanlı sınırları içindeki halkların özgürlüğünü ve kendi kaderini tayin etme hakkını savunmuştur. Bu yaklaşım her ne kadar egemen ulus milliyetçiliğinden uzak, bilimsel sosyalizmin, ulusal soruna dair ilkeleri ile paralellik gösterse ve her ne kadar ulusların ve kültürlerin özgürlüğünü savunuyor olsa bile, pratikte Anadolu’daki tüm halkların sözcüsü olarak değil, sadece Türk işçi ve köylülerinin savunucusu olarak konuşur. Bu gün açık bir milliyetçilik belirtisi olan böyle bir yaklaşımı, o günün koşullarına göre olağan saymak hiçte komünistçe bir değerlendirme olmaz.
Şimdi bu bağlamdan yola çıkarak, Nazım Hikmet’in özelde Kürt sorunu, genelde diğer azınlıklar karşısındaki duyarsızlığına eleştirel bir yaklaşımla devam edebiliriz.
Son dönemlerde bazı tabular tabu olmaktan çıkmaya başladı. Bu günü anlamak ve geleceğe doğru bir perspektiften baka bilmek için geçmişe eleştirel bir gözle bakmak ve tabuları yıkmaktan korkmamak lazım. Hayat eleştiriler ve öz eleştiriler üzerine kurulursa temelleri sağlam olur. Sanatçı ve politik kimliği ile dünyaya mal olmuş Nazım Hikmet’in yaşadığı coğrafyanın dışındaki evrenselliği tartışmasız kabul görmüştür. Ama ne yazık ki aynı evrenselliği, yaşadığı topraklarda da gösterdiğini söylemek biraz zor.
Bilindiği gibi, Nazım Hikmet’in hayatı ile ilgili neredeyse bilinmeyen bir şey yok. Eserleri değişik zamanlarda ve değişik çevreler tarafından defalarca bastırılıp çoğaltılmıştır. Ama onun Kürtler, Türkiye’de Kürt ulusal sorunu ile ilgili pratik tutumu hakkında ciddi bir çalışma yaptığı söylenemez.
Nazım Hikmet Enternasyonalist içerikte ciddi ürünler vermiş olmasına ve TKP merkez komite üyesi hatta genel sekreter olmasına rağmen, Kürt ulusal meselesinde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını sömürge ulusun ayrılıp devletini kurma hakkı olarak kararlıca savunmamıştır. 1920li yılların TKP si içerisinde ki “Ahmet Cevat yoldaşın” söylediklerinin çok gerisinde kalmıştır.
Ahmet Cevat şöyle demiştir. “Her millet gibi Araplar, Kürtler, Bulgarlar da ne surette yaşayacaklarını kendileri takdir ve tayin edeceklerdir. Federasyonu Rusya kabul ettiği gibi bizde kabul etmeliyiz. Bu prensibi yalnız biz değil, bütün milletler kabul etmelidir. Ancak bu prensip sayesindedir ki beşeriyet vasi bir aile halini alabilecektir.” (Mete Tun çay, Türkiye de sol akımlar-1(1908-1925)BDS yayınları)
Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası gerek Türkiye Kürdistan’ında gerek diğer parçalardaki onlarca Kürt ayaklanmaları ve bu ayaklanmaların her defasında sömürgeci egemen güçler tarafından acımasızca ve kanlı bir şekilde bastırılması, Nazım Hikmet tarafından bilinmemesi (ki bu içinde bulunduğu konumu gereği imkânsızdır) ve dile getirilmemesi Nazım Hikmet adına bir talihsizliktir diye düşünüyorum.
Egemenlik ve hakimiyetlik kurmak isteyen ve bu uğurda başta Kürt halkı olmak üzere diğer azınlıkların haklarını görmezden gelen kuvayilere destanlar yazan Nazım Hikmet, Koçgiride , Zilan’da, Dersimde, Piran’da ve Kürdistan’ın her karış toprağında Kürt halkının ulusal taleplerini dile getirmelerinden dolayı oluk, oluk akan kanlar karşısında suskun kaldı. Bu son tahlilde Nazım Hikmet’in Kemalizm’in etkisinden kurtulamadığının bir göstergesidir. Kaldı ki diğer azınlıklar hakkında da kayda değer bir değerlendirme göremiyoruz. Ve 1930 yılında Tan gazetesinde “iğneli fıçı” yazısında şunları yazar. “Türkiye faşist değildir. Burada sulh içinde yaşayan hiçbir unsura karşı kan kini, kan nefreti yoktur. Fakat faşizmin bayraktarlığını yapan bazı unsurlar, memlekette faşizme bir kapı açmak için böyle bir Yahudi aleyhtarlığı ile söze başlıyorlar” (Nazım Hikmet, yazılar 5,Adam Yayınları, sayfa 101) 1930’lu dönemde başta Kürtler olmak üzere diğer halklara (resmi söylemle azınlıklara) karşı izlenen politikanın özü, Türk olmayanların dıştalanması, eritilmesi, asimilasyona uğratılması, sürgün edilmesidir. Ve bunu yapan Nazımın belirttiği gibi “bazı unsurlar” değil bizzat Türkiye Cumhuriyeti devletidir.
Kürtlerle ilgili gelişmelerden Nazım’ın haberi yok muydu? Bizzat olayların geliştiği dönemde, bölge ve dünya kamu oyuna yansıdığı, Türkiye’de de sömürgeci basının konuyu ele aldığı hatta konun boyutları uluslar arası basına yansıdığı belgelenmiş bir gerçekliktir. Kürtler tarafından çıkarılan yayınlarda gelişmeler aktarılmaktadır. Sömürgeci egemenliği altındaki Kuzey de cereyan eden olaylar Türk basınına yansıdığı ve bir dönem Nazım Hikmet’in de yazdığı gazetelerde çıktığı bilinmektedir. Yani gelişen olaylardan TKP merkez komite üyesi olma itibari ile Nazım’ın haberdar olmaması olanaksızdır. Partili olarak bizzat basın alanında görevli olarak çalışmıştır.
Türkiye üzerine en kapsamlı çalışması olarak bilinen “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eserinde kimi halklar üzerine yazar. Kürtler hakkında bu eserinde toplanmaktadır ve kimi çevrelerce referans olarak gösterilmektedir.
“Karadeniz’de içinde Lazların, şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtler kuyruklu derler yalan, kuyrukları yoktur.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar.”
Başka bir yerde ise şunları yazar.
“Ve şarkta, akrepleri, toprak koğuşları,karpuzlarıyla ünlü hapishanede
Halil’in üstüne uşaklarını saldırdı Kürt beyleri ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil, aynı rahatlıkla yardı üçünün kafasını”
Görüldüğü gibi Kürtlerden bahsederken “ulus” “halk” gerçekliğine vurgu yapılmaz. Sadece Nazım’ın şiirine konuk edilirler.
Son olarak son dönemlerde yine referans olarak gösterilen ve 1961 yılında aile dostu Kamuran Bedirhan’a yazmış olduğu mektuptur ve 1983 yılında yayınlanmıştır. Ancak mektup uzun olduğundan şimdilik yazmıyorum ilgilenenler için (Mehmet Bayrak, Kürdoloji belgeleri Öz-Ge yayınları,birinci baskı 1994,sayfa 530.)
Nazım bu mektubunda içine derin sesizliğini bozar ancak Kürt ulusunun parçalanmışlığının üzerinde durmadığı gibi konunu çözümü için sağlıklı bir görüş öne sürmemiştir. “Kürt milletinin önemli bir çoğunluğun Anadolu’nun bir parçasında yaşar” tespiti sorumluluğunu yerine getirdiği anlamına gelmez.
Not: Bu çalışmada Peri Yayınlarından çıkan bazı eserlerden faydalanılmıştır.
( Yavuz Kalkan )
4 Temmuz 2019 Perşembe
SİVASTA YAKILAN İNSANLIĞIMIZDI!
İŞÇİ MİHALİ' NİN ÖLÜMÜ
kurumuş kan çamur lekeli bir fes
petrol lambasının ölgün ışığında
bir gül gibi parıldıyordu yarası.
sakar gençlik, evli, cebinde revolver
geceleyin gizlice yasak kitaplar
doyceorientbank yün ipek şeker.
kahvelerin derme çatma peykeleri
bira meze yongo gazinosu rıhtımda
ayak bileklerinde zil ermeni kızları.
minareler çan kuleleri surlar
trenler cepheye asker götürüyor
1904, karanlık bir oda gibi selanik.
serez çarşısı dokumacılar grevi
ve bütün grevlerin iki önderi
biri rum biri türk, kandiya'dan.
gün ortasında esmer bir gece
veles demirkapı hattı greviydi
bir kurşun, işçi mihali yerde.
kurumuş kan çamur lekeli bir fes
petrol lambasının ölgün ışığında
bir gül gibi parıldıyordu yarası.
hristos henüz kundaktaydı
öldürüldüğünde
babası. kandiya'dan gelen arkadaşları
onun mavi taşlı mezar boncuğunu
çıkartıp
mihali'nin eski ceketinin
cebine koydular ve
ağladılar.
"giritli doğmak ağır bir
şeydi."
kuğulardır ölüme giderken birlikte
şarkı söyleyen.
barbadan bir daha haber alamadım.
iki yıl sonra yaros adasında,
sürgünde öldüğünü
sürgünde öldüğünü
öğrenecektim.
aşk için şarkılar söyler dururdun
ayrılık için şarkılar
on sekiz yaşın
bir sokak ortasında
gülüp durunca sana
ve yıllar sonra
bilemezsin ne yapacaksın.
rüzgarı nasıl kucaklayacaksın
denizi nasıl alıp da yüreğine
alıp da
o hala acemi yüreğine
bir çocuğun gülüşüyle sokacaksın.
takis petrulas geceye kadar
koşarken koyu bir karanlığın içinde
aynı tarihlerde,
bemim de ranzamın kıyısından
kız kulesinin ışıkları görünürdü
ve lacivert deniz.
kırık kurşunkalemim
dolaşırken sarı kağıdın üstünde.
Behçet AYSAN
9 Haziran 2019 Pazar
17 Mayıs 2019 Cuma
SINIF SAVAŞI HER ALANDA!
Tarih sınıf savaşımları tarihidir
Karl MARX
Mülkiyetin ortaya çıktığı zamanlardan bu güne mülk sahipleri ile mülksüzler, yani emeğinin büyük bir kısmına el konanlarla bu emeğe el koyanlar arsında bir kavga sürüp gitmektedir.
Köle sahipleriyle köleler, toprağa bağlı serflerle toprak ağaları derebeyler arasında yürütülen kavga Modern dönemin temel iki sınıfı arasında sürüp gitmektedir.
Bu iki sınıf; işçi sınıfı (Proletarya ile Burjuvazi) ve sermaye sınıfı arasında sürmektedir.
Tarihsel gelişim süreci içerisinde sömürü de biçim değiştirmiş, kaba şiddetin yerini inceltilmiş yöntemler almıştır.Çalışma mekanları, çalışma süreleri, çalışma koşulları, her dönemin yapısal özelliklerine, karakterine vb. uygun olarak gelişmiş değişime uğramıştır. İşçiler sınıflar arası mücadelede edindikleri kazanımlar gereği 18. yüzyıl İngiltere'sindeki gibi çocuk yaşta öldürülünceye kadar çalıştırılmaktan genel anlamda daha ileri bir konumdadır. Elbette bu gün de, çocuk işçiliği yoğun sömürü koşulları, iş cinayetleri dünyanın bir çok yerinde sürmektedir.
Bir sınıfın kazanımı diğer sınıfın kaybettiğidir. Zenginlik bir anda kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Bir yerde zenginliğin oluşabilmesi için bir başka yerde yoksulluğun artması zorunludur.
İşçilerin kötü çalışma ve yaşama koşulları, patronların daha iyi yaşam koşullarının garantisidir.
İşçilere eksik ödenen her kuruş patronun cebinde gittikçe çoğalan milyonlardır.
Biz ucuza kötü yemekler yemek zorunda kaldığımız, sağlıklı beslenemediğimiz için onlar iyi yemekler yiyor sağlıklı beslenebiliyor.
Onların çocukları iyi eğitim alıyor bizim çocuklarımızsa zorunlu olan dışında yeterli eğitim alamıyor.
Bu eşitsiz koşullar, ezilen sömürülen yığınların isyanına, eşit, özgür, daha iyi yaşam isteğine ve bunu kurma yolunda mücadeleye sevk etmektedir.
Sınıfların ortaya çıktığı günden bu yana her iki sınıfın bir mücadele birikimi ve tarihsel hafızası oluşmuştur.
Sermaye sınıfı kendi tarihsel birikiminden dersler çıkararak zayıf yanlarını onarmakta güçlendirmekte, önlem almakta kendi mevzilerini sağlamlaştırmaktadır.
İşçi sınıfı da yaşadığı mücadele deneyimlerinden dersler çıkararak yenilgilerden zafere ulaşmanın kalıcı kazanımlar elde etmenin ve kazandıklarını
Bu birikim, tek tek işçilerin belleğinde parça parça yer etse de, aslolan bunun işçi sınıfının örgütlü partisi ve kurumları elinde bir bütün olarak toplanması, korunması ve süreklilik içinde canlı tutularak yarına taşınmasıdır.
Hafızamız bizi güçlü kılar ve yeni kazanımlar için atılım yolunda bize güç verir. tarih boyu 15-16 Haziran 1970 büyük işçi ayaklanmasının tarihsel önemi çok büyüktür.
Beş yüz bin emekçinin sel olarak aktığı 1 Mayıs 1977 de işçi sınıfını gücünün simgesi haline dönüşen Taksim alanı sınıf mücadelesinde bayraklaşmış önemli bir meydandır.
Bu alan daha sonraki yıllarda yasaklanmış ancak işçi sınıfı Taksim alanından vazgeçmemiş, bu alanı tekrar kazanmak için uzun mücadeleler vermiştir.
37 İşçinin katledildiği 1977 1 Mayısının AKM ye asılan dev zincirlerini kıran işçi afişi hala o dönemi yaşayan işçilerin ve işçi örgütlerinin hafızasında canlılığını korumakta, simgesel bir değer taşımaktadır.
Taksim alanı ve AKM binası 1977 1 Mayısından bu güne sınıflar mücadelesinin simgesel değer taşıyan en önemli mekanlarındandır.
Milyonların günlerce işgal ettiği Taksim alanı ve AKM binası yakın geçmişte Gezi Parkı direnişi ile başlayan Haziran ayaklanmasının da simgesel mekanı olmuş oraya asılan pankartlar yüzümüzü gülümseten umut veren aydınlık geleceğimize yol gösteren 77 nin ışığını süreklilik ve kopuş içinde günümüze taşıyan yeni kuşakların eylemiyle tazelenen daha kapsayıcı bir simgesellik kazanmıştır.
KORKTUKLARI HAYALETTEN KAÇAMAYACAKLAR!
Bu alanda yıllar önce dolaşan hayalet yıllar sonra geri gelmiş Haziran günlerinde Burjuva iktidar sahiplerinin uykularını kaçırmaya onlara unutmaya çalıştıkları geçmişi daha güçlü hatırlatmaya devam etmektedir.
Burjuvazinin hafızasında karabasanlar yaşadığı uykusuz gecelerini hatırlatan bu meydan ve AKM binası bu nedenle mutlaka yıkılmalıdır. Taksim meydanı bütün ilerici eylemlere, devrimcilere ve işçi sınıfına mutlaka kapatılmalıdır.
Geçmişi çağrıştıran, az da olsa anımsatan semt, mahalle, cadde, sokak, park, kültür merkezi her ne varsa isimleri, anılardan kazınmalı kitlelere unutturulmalıdır.
KIZILAY MEYDANI, KONAK MEYDANI, TARİŞ,TEKEL,SEKA, ZONGULDAK MADENLERİ
adı direnişle, mücadeleyle anılan, her yeri her kurumu yok etmek, yıkmak, satmak talan etmek burjuvazinin korkusunun, sınıf kininin açık bir göstergesidir.
Sınıf savaşı sadece günlük bir mücadeleyle değil tarihsel hafızayı silerek de sürüyor.
İşçi sınıfının mücadele hafızası yok ediliyor. Mücadele alanlarımız mekansal olarak hafızalarımızdan siliniyor.
Sinemalar, Tiyatrolar, Sokak isimleri çok şey anlatıyor onlara. Bize anlatamadığı kadar çok şey.
Karl MARX
Mülkiyetin ortaya çıktığı zamanlardan bu güne mülk sahipleri ile mülksüzler, yani emeğinin büyük bir kısmına el konanlarla bu emeğe el koyanlar arsında bir kavga sürüp gitmektedir.
Köle sahipleriyle köleler, toprağa bağlı serflerle toprak ağaları derebeyler arasında yürütülen kavga Modern dönemin temel iki sınıfı arasında sürüp gitmektedir.
Bu iki sınıf; işçi sınıfı (Proletarya ile Burjuvazi) ve sermaye sınıfı arasında sürmektedir.
Tarihsel gelişim süreci içerisinde sömürü de biçim değiştirmiş, kaba şiddetin yerini inceltilmiş yöntemler almıştır.Çalışma mekanları, çalışma süreleri, çalışma koşulları, her dönemin yapısal özelliklerine, karakterine vb. uygun olarak gelişmiş değişime uğramıştır. İşçiler sınıflar arası mücadelede edindikleri kazanımlar gereği 18. yüzyıl İngiltere'sindeki gibi çocuk yaşta öldürülünceye kadar çalıştırılmaktan genel anlamda daha ileri bir konumdadır. Elbette bu gün de, çocuk işçiliği yoğun sömürü koşulları, iş cinayetleri dünyanın bir çok yerinde sürmektedir.
Bir sınıfın kazanımı diğer sınıfın kaybettiğidir. Zenginlik bir anda kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Bir yerde zenginliğin oluşabilmesi için bir başka yerde yoksulluğun artması zorunludur.
İşçilerin kötü çalışma ve yaşama koşulları, patronların daha iyi yaşam koşullarının garantisidir.
İşçilere eksik ödenen her kuruş patronun cebinde gittikçe çoğalan milyonlardır.
Biz ucuza kötü yemekler yemek zorunda kaldığımız, sağlıklı beslenemediğimiz için onlar iyi yemekler yiyor sağlıklı beslenebiliyor.
Onların çocukları iyi eğitim alıyor bizim çocuklarımızsa zorunlu olan dışında yeterli eğitim alamıyor.
Bu eşitsiz koşullar, ezilen sömürülen yığınların isyanına, eşit, özgür, daha iyi yaşam isteğine ve bunu kurma yolunda mücadeleye sevk etmektedir.
Sınıfların ortaya çıktığı günden bu yana her iki sınıfın bir mücadele birikimi ve tarihsel hafızası oluşmuştur.
Sermaye sınıfı kendi tarihsel birikiminden dersler çıkararak zayıf yanlarını onarmakta güçlendirmekte, önlem almakta kendi mevzilerini sağlamlaştırmaktadır.
İşçi sınıfı da yaşadığı mücadele deneyimlerinden dersler çıkararak yenilgilerden zafere ulaşmanın kalıcı kazanımlar elde etmenin ve kazandıklarını
Bu birikim, tek tek işçilerin belleğinde parça parça yer etse de, aslolan bunun işçi sınıfının örgütlü partisi ve kurumları elinde bir bütün olarak toplanması, korunması ve süreklilik içinde canlı tutularak yarına taşınmasıdır.
Hafızamız bizi güçlü kılar ve yeni kazanımlar için atılım yolunda bize güç verir. tarih boyu 15-16 Haziran 1970 büyük işçi ayaklanmasının tarihsel önemi çok büyüktür.
Beş yüz bin emekçinin sel olarak aktığı 1 Mayıs 1977 de işçi sınıfını gücünün simgesi haline dönüşen Taksim alanı sınıf mücadelesinde bayraklaşmış önemli bir meydandır.
Bu alan daha sonraki yıllarda yasaklanmış ancak işçi sınıfı Taksim alanından vazgeçmemiş, bu alanı tekrar kazanmak için uzun mücadeleler vermiştir.
37 İşçinin katledildiği 1977 1 Mayısının AKM ye asılan dev zincirlerini kıran işçi afişi hala o dönemi yaşayan işçilerin ve işçi örgütlerinin hafızasında canlılığını korumakta, simgesel bir değer taşımaktadır.
Taksim alanı ve AKM binası 1977 1 Mayısından bu güne sınıflar mücadelesinin simgesel değer taşıyan en önemli mekanlarındandır.
Milyonların günlerce işgal ettiği Taksim alanı ve AKM binası yakın geçmişte Gezi Parkı direnişi ile başlayan Haziran ayaklanmasının da simgesel mekanı olmuş oraya asılan pankartlar yüzümüzü gülümseten umut veren aydınlık geleceğimize yol gösteren 77 nin ışığını süreklilik ve kopuş içinde günümüze taşıyan yeni kuşakların eylemiyle tazelenen daha kapsayıcı bir simgesellik kazanmıştır.
KORKTUKLARI HAYALETTEN KAÇAMAYACAKLAR!
Bu alanda yıllar önce dolaşan hayalet yıllar sonra geri gelmiş Haziran günlerinde Burjuva iktidar sahiplerinin uykularını kaçırmaya onlara unutmaya çalıştıkları geçmişi daha güçlü hatırlatmaya devam etmektedir.
Burjuvazinin hafızasında karabasanlar yaşadığı uykusuz gecelerini hatırlatan bu meydan ve AKM binası bu nedenle mutlaka yıkılmalıdır. Taksim meydanı bütün ilerici eylemlere, devrimcilere ve işçi sınıfına mutlaka kapatılmalıdır.
Geçmişi çağrıştıran, az da olsa anımsatan semt, mahalle, cadde, sokak, park, kültür merkezi her ne varsa isimleri, anılardan kazınmalı kitlelere unutturulmalıdır.
KIZILAY MEYDANI, KONAK MEYDANI, TARİŞ,TEKEL,SEKA, ZONGULDAK MADENLERİ
adı direnişle, mücadeleyle anılan, her yeri her kurumu yok etmek, yıkmak, satmak talan etmek burjuvazinin korkusunun, sınıf kininin açık bir göstergesidir.
Sınıf savaşı sadece günlük bir mücadeleyle değil tarihsel hafızayı silerek de sürüyor.
İşçi sınıfının mücadele hafızası yok ediliyor. Mücadele alanlarımız mekansal olarak hafızalarımızdan siliniyor.
Sinemalar, Tiyatrolar, Sokak isimleri çok şey anlatıyor onlara. Bize anlatamadığı kadar çok şey.
15 Mayıs 2019 Çarşamba
DENİZLERİN IŞIĞI SÖNMEYECEK

Bianet’in haberine göre, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin
İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun tasarısına verilen
oyların sonucu* şöyle:
Üye sayısı: 450
Oy verenler: 323
Kabul edenler: 273
Reddedenler: 48
Kabul edenler arasında çok sayıda
CHP li vekil de var.
Adana: Cevdet Akçalı (AP), Fazıl Güleç (CHP), M.
Salahattin Kılıç (AP), Melih Kemal Küçüktepepınar (CHP), Ali Cavit Oral (AP), Emir H. Postacı
(CHP), Kemal Satır (CHP), Ahmet Topaloğlu (AP), Turgut Topaloğlu (GP),
Alpaslan Türkeş (MHP), Hüsamettin Uslu (AP)
Gaziantep: Ali İhsan Göğüş
(CHP), Erdem Ocak (AP), İ. Hüseyin İnceoğlu (GP), Mehmet Kılıç (AP),
Mehmet Lütfi Söylemez (AP)
Giresun: Abdullah İzmen (AP), M. Emin Turgutalp
(AP), Hidayet İpek (AP), İ. Kayhan Naiboğlu
(CHP), Mustafa Kemal Çilesiz (CHP), Nizamettin Erkmen (AP)
Gümüşhane: Ekrem Saatçi (AP), Mustafa Kahraman
(AP), Necati
Alp (CHP), Nurettin Özdemir (CHP)
Hatay: Ali Yılmaz (AP), Hüsnü Özkan (CHP), Halil
Akgöl (AP), Talat Köseoğlu (AP)
İstanbul: İbrahim Abak (AP), İsmail Hakkı Arar
(CHP), Sadettin Bilgiç (AP), Ferruh Bozbeyli
REDDEDENLER
Adıyaman: Kemal Kırıkoğlu (CHP), Yusuf Ziya Yılmaz (CHP)
Ankara: Kemal Ataman (CHP), İbrahim Cüceloğlu (CHP), A. Sakıp
Hiçerimez (CHP), Osman Soğukpınar (CHP), Yusuf Ziya Yağcı (CHP)
Artvin: Abdullah Naci Budak (CHP)
Bitlis: Kenan Mümtaz Akışık (CHP)
Bolu: Kemal Demir (CHP)
Burdur: Nadir Yavuzkan (CHP)
Bursa: Nail Atlı (CHP)
Çankırı: Nuri Çelik Yazıcıoğlu (CHP)
Edirne: Cevat Sayın (CHP)
Elazığ: Mehmet Aytuğ (CHP)
Erzincan: Hasan Çetinkaya (CHP)
Erzurum: Selçuk Erverdi (CHP)
İçel: Celal Kargılı (CHP)
İstanbul: Mehmet Ali Aybar (TİP), Hüseyin Dolun (CHP), Mustafa Necdet
Uğur (CHP), Reşit Akif Ülker (CHP), Lebit Yurdoğlu (CHP).
İzmir: Şeref Bakşık (CHP), M. Hulusi Çakır (CHP)
Kars: Kemal Güven (CHP), Kemal Okyay (CHP)
Kayseri: Tufan Doğan Avşargil (CHP), Mehmet Yüceler (CHP)
Kırklareli: Beyti Arda (CHP)
Konya: Mustafa Üstündağ (CHP)
Malatya: Hakkı Gökçe (CHP), İsmet İnönü (CHP)
Manisa: Muammer Ertem (CHP), Mustafa Ok (CHP)
Maraş: Mehmet Özdal (CHP).
Muğla: Ali Döğerli (CHP)
Muş: Nermin Neftçi (CHP)
Niğde: Mevlüt Ocakçıoğlu (CHP)
Ordu: Hasan Ferda Güley (CHP)
Sakarya: B. Turgut Boztepe (CHP), Hayrettin Uysal (CHP)
Samsun: Yaşar Akal (CHP)
Siirt: Mehmet Adil Yaşar (CHP)
Tekirdağ: Yılmaz Alpaslan (CHP)
Tunceli: Hüseyin Yenipınar (CHP)
Uşak: Adil Turan (CHP)
Zonguldak: Bülent Ecevit (CHP)
Çekimserler
Erzurum: Gıyasettin Karaca (CHP)
Samsun: Nihat Kale (CHP)
Oylamaya katılmayanlar
Adana: Ali Rıza Güllüoğlu (CHP), Şevket Yılmaz (CHP)
Afyonkarahisar: Mehmet Rıza Çerçel (AP), Şevki Güler (AP), Süleyman Mutlu (CHP)
Ağrı: Abdülkerim Beyazıt (CHP), Nevzat Güngör (AP), Kasım Küfrevi
(GP)
Amasya: Vehbi Meşhur (CHP), Kazım Ulusoy (BP)
Ankara: Hüseyin Balan (BP), Orhan Birgit (CHP), Sinan Bosna (AP),
Osman Bölükbaşı (MP), Şinasi Özdenoğlu (CHP), Emin Paksüt (GP), Fatma Suna
Tural (MP), Cengizhan Yorulmaz (CHP)
Antalya: Ömer Buyrukçu (CHP)
Artvin: Sabit Osman Avcı (AP)
Aydın: Kemal Ziya Öztürk (AP), Mehmet Çelik (CHP), M. Kemal Yılmaz
(CHP)
Balıkesir: Salih Zeki Altınbaş (CHP), Mehmet Niyazi Gürer (CHP), Mevlüt
Yılmaz (AP)
Bilecik: Mehmet Ergül (CHP)
Bitlis: Abidin İnan Gaydalı (AP)
Bursa: Sadrettin Çanga (CHP), İbrahim Öktem (CHP)
Çanakkale: Mustafa Çalıkoğlu (CHP)
Çankırı: Mustafa Hazım Dağlı (AP), Arif Tosyalıoğlu (AP)
Çorum: Cahit Angın (CHP), Ali Naki Ulusoy (BP)
Denizli: İlhan Açıkalın (CHP), Fuat Avcı (AP), Arif Hüdai Oral (CHP)
Edirne: Veli Gülkan (AP)
Elazığ: Ali Rıza Septioğlu (Bğz.)
Erzincan: Sadık Perinçek (AP), Naci Yıldırım (CHP)
Erzurum: Fetullah Taşkesenlioğlu (AP)
Eskişehir: B. Sıtkı Karacaşehir (CHP)
Gaziantep: Şinasi Çolakoğlu (CHP), Muhittin Sayın (CHP)
Hatay: Abdullah Cilli (Bğz.), M. Sait Reşa (CHP)
Isparta: Hüsamettin Akmumcu (AP)
İçel: Hilmi Türkmen (AP), Çetin Yılmaz (CHP)
İstanbul: Eşref Derinçay (CHP), İbrahim Bedreddin Elmalı (MP), Ahmet
Bahir Ersoy (CHP), Orhan Eyüboğlu (CHP), Orhan Kabibay (CHP), Rıza Kuas (TİP),
Sezai Orkunt (CHP), Haydar Özdemir (BP), M. Kazım Özeke (CHP), İlhami Sancar
(CHP)
İzmir: Coşkun Karagözoğlu (CHP), Talat Orhon (CHP), Şinasi Osma (AP),
Kemal Önder (CHP), Ali Naki Üner (AP)
Kars: Turgut Artaç (CHP)
Kastamonu: Muzaffer Akdoğanlı (CHP), Mehmet Seydibeylioğlu (CHP)
Kırşehir: Mustafa Aksoy (CHP)
Konya: Necmettin Erbakan (Bğz.), Sezai Ergun (AP), Sadi Koçaş (CHP),
Orhan Okay (CHP), Özer Ölçmen (AP)
Kütahya: Mehmet Ersoy (AP), Kemal Kacar (AP)
Malatya: Mustafa Kaftan (CHP)
Manisa: Veli Bakırlı (CHP), Süleyman Çağlar (AP)
Maraş: M. Nejat Çuhadar (CHP), İbrahim Öztürk (Bğz.).
Mardin: Şevki Altındağ (CHP), Seyfi Güneştan (YTP)
Ordu: Memduh Ekşi (CHP), Ata Topaloğlu (CHP), Orhan Vural (CHP)
Rize: Sami Kumbasar (CHP)
Samsun: Kamran Evliyaoğlu (CHP), İlyas Kılıç (CHP)
Siirt: Selahattin Oran (YTP)
Sinop: Hilmi İşgüzar (MP), Mustafa Kaptan (AP), Tevfik Fikret Övet
(CHP)
Sivas: Vahit Bozatlı (CHP), Hüseyin Çınar (BP), Ahmet Durakoğlu
(CHP), Ekrem Kangal (CHP), M. Kemal Palaoğlu (CHP), Mustafa Timisi (BP)
Tekirdağ: Nedim Karahalil (AP), Mustafa Sabri Sözeri (AP)
Tokat: İsmail Hakkı Birler (CHP)
Trabzon: Mehmet Aslantürk (CHP), Mehmet Ali Oksal (AP), Ahmet Şener
(CHP)
Tunceli: Kenan Aral (CHP)
Urfa: Necati Aksoy (CHP), Vehbi Melik (CHP)
Yozgat: İsmail Hakkı Akdoğan (AP), Abdullah Baştürk (CHP), Celal
Ahmet Sungur (CHP)
Zonguldak: Hüseyin Baytürk (CHP), Sinan Fevzi Fırat (AP), Cahit
Karakaş (CHP)
* TBMM’de gerçekleşen idam görüşmeleri ve oylamalar, BDS
yayınlarının 1988 Mayıs baskısında “Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan,
İdam Görüşmeleri” adlı kitapta yayınlandı.
23 Nisan 2018 Pazartesi
DEVRİMCİ "ODTÜ" DEVRİLİRKEN !
İşimi kaybetmişim ne gam! Ama buna
yasal hakkım olan izinleri vermeyerek neden olan kurumun her fırsatta
‘devrimci’ tarihini pazarlayan, akademik özgürlüklerden dem vuran ODTÜ olması;
ve işbirlikçilerinin de bize yıllarca emek piyasaları-süreçleri, iktidar,
ayrımcılık, demokrasi gibi dersler anlatıp boyuna sistem eleştirileri yapan
sosyoloji bölümü hocalarının olması –memleketin şu yaprak kıpırdamayan faşist
zamanlarında bile çok fazla!
RUŞEN IŞIK 25 Ağustos 2017 00:00
Geçtiğimiz
günlerde Sevilay Çelenk’in Gazete Duvar’da ‘Cinayeti Kör Bir Kayıkçı Gördü’
başlıklı bir yazısı yayınlandı. Yazıda Sevilay Hocamız üniversitelerde yaşanan
‘cinayetleri, kötülükleri’ tanıklarının bir an önce yazması için çağrıda
bulunuyor. Ben de size ODTÜ’de gözlerimle gördüğüm bir suç ortaklığını
anlatacağım. Bizzat bana yapılan bir kötülüğe ortak olanların hakkını teslim
etmeye çalışacağım.
5 Temmuz
2017’de araştırma görevlisi olarak çalıştığım ODTÜ’den, işyerinde izinsiz
olarak bulunmadığım gerekçesiyle istifa etmiş sayıldığımı öğreniyorum -devlete
de 1.5 maaş borçluyum. Bunları da adresime gönderilen iki belge vesilesiyle
öğreniyorum. Aynı zamanda meslektaşım ve hocam olan amirlerimden çıt yok; ne
işimden atılmamdan önce ne de sonra. Ne bir uyarı ne de bir veda…
Biraz geriye
gideceğim; memleketin altüst olmaya başladığı, bombaların hayatlarımızı altüst
ettiği, barış sürecinin rafa kaldırıldığı, savaşın yeniden başladığı 2015
yılına… Ki, 16 yıldır okulum ve 11 yıldır da işyerim olan ODTÜ’den ‘atılmış’
olmamın tüm bu tanıklıklar ve acıların yanında bana bir sinek ısırığı kadar
etki ettiğini; ama ‘devrimci’ etiketini romantik bir pazarlama sıfatı olarak
gururla taşıyan ve fakat memleket alt üst olurken kafasını kuma gömen,
kurumumun ve ‘liberal-demokrat, sol görüşlü’ hocalarımın ortaklık ettikleri
suçun ne kadar ağır olduğunu anlatabileyim. Gerilla eşi kadınlarla yaptığım doktora tez çalışmam için Diyarbakır’dayım.
5 Haziran HDP mitingi… Herkes orada. İstasyon Meydanı’nda bayram var! Sonra bir
bomba, 20 metre
kadar ötemizde… Kimse istifini bozmuyor, ihtimal vermiyoruz çünkü… Sonra
diğeri, bulunduğumuz kaldırımın karşısında patlıyor. Bombalar bize çok yakın
aslında ama aramızdaki binlerce insan, onlar siper oluyor bize… Birkaç gün
sonra, Diyarbakır’da tanıdığım Hacı Bayram Dağtan’ı evlerinin kapısını çalan
mahalleli bir Hizbullahçı, kızının gözleri önünde öldürüyor. Sonraki günlerden
birinde, daha önce ziyaret ettiğim bir köy bombalanıyor. Beni evlerinde
ağırlamış olan, şans eseri o sırada evde olmayan o güzelim aile hayatta; ama
sekiz komşularını ve yıllarca uğraşarak yokluk içinde kurdukları evlerini
kaybediyorlar!
19 Temmuz…
Tüm boşlukların bebek bezleri, oyuncak, sağlık malzemeleriyle doldurulduğu bir
transit araçla İzmir’den Suruç’a doğru yola çıkıyoruz. Rojava’ya gideceğiz. Bir
kağıt dolaştırıyoruz aramızda kim ne iş yapabilir… Ben kütüphaneyle
uğraşabilirim, çocuklarla oynayabilirim, inşaat gibi işlere destek atabilirim…
Olmuyor. Canlarımızı alıyorlar bizden. Sanki hepimizi sıraya dizmişler de,
geride kalanların cezası da hayatta kalmış olmak olsun diye bazılarımızı
rastgele kurşuna dizmişler gibi. İyileşmeye
çalışıyorum, aslında çalışmıyorum, beter olayım istiyorum, yok olayım
istiyorum. Hiç halim yok; ne yok olmaya, ne var olmaya, ne silah kuşanmaya, ne
acıyla yaşamayı öğrenmeye. Ama ölmediysek yaşamak lazım, arası yok! TİHV
aracılığıyla psikoloğa gidiyorum. Tezimi yazmalıyım. Kadınlara sözüm var, o
tezi yaz-ma-lı-yım.
10 Ekim…
Anlatmaya gerek var mı? Herhalde bu yazıyı okuyan hemen herkese bir yerinden
dokundu, en azından benim çevremde kimse 10 Ekim’den sonra iflah olmadı.
Kasım… Kürt
şehirlerindeki çatışmalar şiddetleniyor. Ben Ankara’dayım artık, çünkü tezimi
yazmalıyım. Sevgilim Sur’un hemen çıkışında Dağkapı’nın arkasında yaşıyor, her
gece o çocukların öldürüldüğünü bildiği çatışma seslerini dinleyerek… yaşıyor.
Ama sessiz, hiç anlatmıyor, onlar iki adım ötede ölürken bunu duymanın
ağırlığından söz etmeye utanıyor. Dağkapı’da Eğitim-Sen’in bir basın
açıklamasında gözaltına alınıyor. Polislerin sonrasında halka gerçek mermilerle
saldırdığı bir basın açıklaması bu, yaralı komşularını hastaneye getirenlerin
gözaltına alındığı bir basın açıklaması. Arkadaşlarla bekliyoruz, havayı
dağıtmaya çalışıyoruz; sevgilim Kürt olmadığı için polislerden daha mı çok
dayak yer, daha mı az, bilmiyoruz. Ama dayak yerken polisin ettiği küfürlerin
Türk olduğu halde ‘teröristlerin’ arasında ne işi olduğuyla ilgili olduğunu
biliyoruz. Üç gün sonra çıktığında vücudu morluklar içinde. Sevgilim bir yıl
sonra bu basın açıklamasına katıldığı için 4.5 yıl hapis cezası alıyor.
Kadın
mücadelesinden bildiğimiz Fatma, Pakize ve Seve’nin bir köprü altında
polislerce bile bile, göre göre katledilmesi de aynı savaşın ürünü.
Diyarbakır’da tanıştığım, birlikte feminizm tartışmaları yürüttüğüm kadınların
çoğunun işlerinden olması, tutuklanması, kaçması ya da haberlerini dahi
alamamam da… Kadınların müthiş bir inançla, renklerle, çiçeklerle bezeyerek
kurdukları kurumların darmadağın edilmesi; Efrin ve Maxmur’a gönderilmek üzere
Türkiye’nin pek çok yerinden toplanmasına vesile olduğumuz yüzlerce kitabın
kayyımca el konan Kadın Akademisi’nde kalakalması ve kim bilir belki bazı
arkadaşların bu kitaplardan ötürü sorgulanması da… Bana evini açan, her şeyini
tereddütsüz paylaşan, bana güvenen ve güven duyulmasını sağlayan insanların
hayatlarının darmadağın olması da… Tüm bu tanıklıklarım, tanık olmadığım ama
bildiğim, bilmediğim daha ne çok zulüm de bu savaşın ürünü.
Bense tezimi
yazmalıyım. Danışmanımla koridorda ne zaman karşılaşsak “evet evet biz daha sık
görüşmeliyiz, sen ağır şeyler yaşadın, seni toparlamamız lazım” diyor. Tek
vuruşluk canı kalmış aklımla, bir türlü toparlanmayan dikkatimle
karalayabildiğim ancak üç beş sayfa… Ve danışmanım o metne bakmaya hâlâ vakit
bulamadı; öylece duruyor.
Ağustos
2016, ODTÜ’de hakkımda FETÖ’den soruşturma açılıyor. Bank Asya’dan faiz oranı
düşük olduğu için kredi çekmiştim, o yüzden. Beni sorgulayanlar arasında
ODTÜ’nün avukatı, rektör yardımcısı ve dekanlar var. “Ne yaptığınızın farkında
mısınız sayın hocalarım?” diyorum. “Vallahi elimizden bir şey gelmiyor” der
gibi bakıyorlar. Ama içlerinden biri kredinin faiz oranını sormayı ihmal
etmiyor. Siz de mi kredi çekeceksiniz sayın dekanım, yoksa size yakıştırılan
polis rolünü layıkıyla yerine mi getirmek istiyorsunuz? Kasım 2016, sevgilimle
evlenmişiz artık; ben Ankara’da arkadaşlarımla, o Diyarbakır’da arkadaşlarıyla,
yaşıyoruz. “Artık bir ev kursak” diyoruz. Diyarbakır’da ev tutup eşyalar almaya
başlıyoruz ufak ufak. İki ay sürmüyor bu ev macerası. Sevgilim, Barış için
Akademisyenler’ den (BAK) olduğu ve iktidara Kürt şehirlerinde devam eden
savaşın durdurulması için “bu suça ortak olmayacağız” diyerek çağrıda bulunan
metne imza attığı için 6 Ocak’ta çıkarılan 679 sayılı KHK ile Mardin Artuklu
Üniversitesi’nden ihraç ediliyor. Onu takip eden pazartesi günü, -BAK imzacısı
olmama bir falso da ihraç edilerek sevgilim eklediğinden olsa gerek-, zorunlu
hizmetle yükümlü olduğum Gaziantep Üniversitesi beni doktoramı bitirmeden geri
çağırıyor. Kibarca, beni atacaklarını ima etmeyi de ihmal etmiyorlar. Süreci uzatabilmek
için yıllık izin istiyorum. Bölüm başkanımıza ‘birisi’ “bu durumdaki bir
öğrenciye izin verirseniz zor durumda kalırsınız” diyor, o da bana sekreterimiz
aracılığıyla üzülmememi salık veriyor ve bu sürecin iki ay kadar süreceğini
iletiyor. Yasal hakkım olan yıllık iznimi vermeyip, benimle bire bir görüşmeye
de zahmet etmeyip bu mesajın iletilmesini sağlayan sayın bölüm başkanıma
kocaman teşekkürler(!)
Neyse ki bu
arada hayatımızda iyi şeyler de oluyor. Sevgilim de ben de Fransa hükümetinin
risk altındaki akademisyenlerle dayanışma adına başlattığı PAUSE bursunu almaya
hak kazanıyoruz. Fakat ne yazık ki sevgilimin ihracından dolayı pasaportuma el
konuyor! Avukat olan ablamın İçişleri Bakanlığı’ndan aşağıya doğru, bununla
ilgili olabilecek tüm kurumlara yolladığı dilekçeler ve benim bizzat Ankara-
Diyarbakır-Mardin adliyeleri ve emniyet müdürlükleri arasında dokuduğum mekik
sonucu pasaportumu geri alıyorum. Geriye vize ve okuldan izin almak kalıyor. Üç
aylık görevlendirme almak istiyorum ilkin, rektörlük reddediyor. 50 günlük
yıllık iznimi kullanmak istiyorum, bu kez sosyoloji bölümü reddediyor. Tüm bu
başvurular sözlü olarak reddediliyor elbette; ODTÜ gibi prestijli bir
üniversite, bir araştırmacısının Fransa’da bir üniversiteden aldığı üç aylık bir
araştırma davetini reddetmek için nasıl bir gerekçe sunabilir yoksa? Ya da emek
süreçleri gibi konularda sayısız çalışmaya imza atmış hocalar tarafından
yönetilen sosyoloji bölümü bir çalışanına yıllık iznini vermemeyi nasıl
açıklayabilir?
Sevilay
Hoca’nın bahsi geçen yazısında söylediği gibi ‘iyiliksever’ce yapılıyor tüm bu
kötülükler; ‘bizi düşündüklerinden, bizim ve okullarımızın başına işler
gelmesin’ diye. O yüzden bir arkadaşımın söylediği gibi ‘hiçbir kağıdım masada
kalmadı’; ama bu hiçbir başvurumun reddedilmediği anlamına gelmiyor. Uygulanan
bu sözlü caydırma yöntemlerine ‘mobbing’ deniyor literatürde (sayın hocalarım)!
Velhasıl,
ODTÜ’nün de içinde olduğu bir KHK’nın çıkacağı söylentileri yüzünden yüreğim
ağzımda, bölümümün lütfu ve rektörlüğümün onayıyla üç günlük izin alarak yurt
dışına çıkabiliyorum. Bizi bekleyen ise yüksek ihtimalle siyasi mültecilik…
İşte
sonrasında da Türkiye’nin ‘en devrimci’ tarihine sahip, ‘en demokrat’, ‘en
ilerici’, ‘en liberal’, en ‘we can change the world’(1) üniversitesinden
atılıyorum. İşimi kaybetmişim ne gam! Ama buna yasal hakkım olan izinleri
vermeyerek neden olan kurumun her fırsatta ‘devrimci’ tarihini pazarlayan,
akademik özgürlüklerden dem vuran ODTÜ olması; ve işbirlikçilerinin de bize yıllarca
emek piyasaları-süreçleri, iktidar, ayrımcılık, demokrasi gibi dersler anlatıp
boyuna sistem eleştirileri yapan sosyoloji bölümü hocalarının olması
–memleketin şu yaprak kıpırdamayan faşist zamanlarında bile- çok fazla! Bırakın
yasal hakkım olan izinleri vermeyi, öğrencilerinin üç satırlık bir belgeyle
atılıvermesine itiraz etmeyi, bir meslektaşa edilecek göstermelik bir vedayı
bile tehlikeli buldu fanusları dışındaki hayatları sadece birer araştırma
nesnesi zanneden sayın hocalarım!
Sayın Hocalarım!
Memleketteki
savaşı, katliamı bir kenara bırakın –çünkü mevzu Kürtler olunca hep bir kenara
bırakıldı zaten, bu kez de farklı bir şey beklemeyelim sizden- şu anda BAK
imzacısı olduğu için işinden olan 400’e yakın akademisyen olduğunu; imzacı olan
200’den fazla akademisyenin Avrupa’nın çeşitli ülkelerine göç etmek zorunda
kaldığını –kimi kaçak yollarla-; bir o kadar akademisyenin de pasaportları
iptal edildiği için yurt dışına çıkamadığını ve herhangi bir işe kabul
edilmediğini de mi bilmiyorsunuz, ya da biliyorsunuz ama sizi ilgilendirmiyor
mu?
Sessizliğiniz
bırakın bir meslektaşınızın hayatını, bir memleketin gidişatını etkiliyorsa
öylece sessiz kalamazsınız. Siyasi iktidar bu sessizlik sayesinde daha da
pervasızlaşırken yaptığınız projelerin, yazdığınız makalelerin, işgal etmek
için meslektaşlarınızın üstüne bastığınız dandik idari sorumlulukların zerre
kadar önemi yok bana sorarsanız.
Öğrencilerinize
başucu kitabı yapmalarını önerdiğiniz Bourdieu’nun Homo Academicus kitabını
hatırlıyor musunuz sayın danışmanım; o kitabın sizin hayatınızla, yapıp
ettiklerinizle, sessiz kalarak ortaklık ettiğiniz iktidarla bir ilişkisinin
olabileceği aklınıza geliyor mu? Siz bize sosyolog olmayı öğreten hocalarım,
yaptığınız sosyolojinin sosyolojisini ve daha da önemlisi kendi hayatlarınızın
sosyolojisini yapabildiğinizi düşünüyor musunuz? Yoksa Bourdieu’nun deyimiyle
“grev kırıcı” mısınız? Ülkenizde yaşanan şiddetin, hukuksuzlukların ve savaşın
üzerinde araştırma yapılabilecek sosyolojik olgulara dönüşmesi için zamana mı
ihtiyacınız var?
(1)
Türkçesi: ‘Biz dünyayı değiştirebiliriz’. ODTÜ’nün ana sayfasında bu sloganla
karşılanıyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





