Blog Arşivi

29 Nisan 2016 Cuma

HÜZÜNLÜ KADINLAR' IN YIKTIĞI DUVARLAR




HÜZÜNLÜ KADINLAR' IN YIKTIĞI DUVARLAR   

 İbrahim YURTSEVER          30.04.2016                                                                                                                 

Ayşe AKALTUN’un “Hüzünlü Kadınları Seviniz” kitabındaki öyküleri okurken; kendimde, bunca zaman fark edemediğim, içime sızan, yerleşen ve davranışlarımın doğal bir parçası olarak vücut bulan, erkek egemen ideolojinin inceltilmiş biçimlerini acı duyarak fark ediyorum.
Doğuştan başlayarak, öğretilmiş erkekliğimden sıyrılıp, her öyküde o kadınlara sımsıkı sarılıyorum.
Acıları bana da bulaşsın, insan yanımda açılmış yaralarım biraz olsun iyileşsin diye.
Kitaptaki trajik hikâyelerin, sıradan, sessiz kahramanlarının yaşadığı, insanı ruhunu acıtan, sahici ve samimi bir dille aktarılması öykülerin etkisini daha da güçlü kılıyor.

Okuduğumuz her öykü, insan kalabilmek için, hüzünlü kadınları sevmenin yeterli olmayacağı, bu hüznün yerini, umudun, sevincin alacağı bir dünyayı yaratma çabasının, onun eşit dilini ve davranışını kurmanın, hepimiz için ne kadar önemli olduğunu görmemize katkı sağlıyor.
Derine işleyen öykülerin, kirlenmişliğimize ayna tutan, hepimizi bu çürüdüğümüz bataklığın farkına varamadığımızda, nasıl çekilmez bir dünyaya demir attığımızı gözler önüne seriyor.
Ayşe AKALTUN, acının uzun yıllardır bütün boyutlarıyla hüküm sürdüğü coğrafyamızda, eskileri kapanmadan yeni ve daha derin yaraların açıldığı bir zaman diliminden geçerken, sessizce kanayan yüreklerin, kendi dışına taşan, yıkıcı çığlığı olmayı başarıyor. 
Duygusal, düşünsel algımız parçalanıyor. Boğulmamak istercesine derin bir nefes almaya zorluyor, cinsiyetimizin ağır basıncından kurtulmaya çabaladığımız her an biraz da olsa özgürleştiğimizi fark ediyoruz..
“Bir cigara daha verirsen susarım, hiç konuşmam. Ya da içimden konuşurum. Ben içimden konuşabilirim. İçimden bağırabilir, içimden ağlayabilirim.”
Akalatun hep içine kanayan, kendi suskunluğunda boğulmamak için çırpınan hüzünlü kadınları, bu kadar görünür kılarak erkek egemenliğinin yüzüne bir tokat gibi çarpıyor.

Açıkça anlatılamayanın, içinde büyüyen daha ağırlaşan, bütün yaşanacak aşkları öldüren, duyguları sakatlayan, giderek çoğalan acıyı ve yaşanmışlıkları usulca akıtıyor yaşamımıza.
Acılardan damıtılan hüznün koyulaşan rengini bütün ruhumuzun tuvaline çalıyor.
Kör ve duygusuz kalabalıkların, her gün çoğalttığı bu koyu karanlıktan nasıl çıkacağımızı gösteren, uzakta bir yıldız gibi yolumuzu aydınlatıyor.

Yazar öykünün özünü, söylemek istediğini, büyük bir ustalıkla, samimi bir dille, metnin bütününe yediriyor, duygusal kavrayışımızda hiçbir boşluk bırakmadan derdini anlatıyor…
Öyküler okuru sürekli tedirgin ediyor, neyle karşılaşacağını bilemeden sarp kayalıklardan, uçurum kenarlarından her an ayağımızın kayabileceği duygusuyla yol alarak ilerletiyor. Ve bir anda okurun ayaklarını yerden kesip sonsuz uçurumlara bırakıyor.

Hiçbir yere tutunamadan, boşlukta toz zerresi gibi uçuşan damlalar halinde hızla havaya savuruyor. Bin bir türlü bahaneyle kendimizi haklı çıkarmaya çalıştığımız, ruhumuzu çürüten erilliğimizi, yüzümüze, bilincimize vuruyor. Kaçacak yer bırakmadan, bizi eril gerçeğimizin utancıyla yüzleştiriyor.
İrin bağlamış yaralarımızın, şişmiş, ağrıyan yerlerine, çığlıklarımıza aldırmadan, bizi arındırana, içimizdeki irini boşaltana kadar bastırıyor, dışarı atmaya çalışıyor.

Her öykünün bitişinde, kendimizi yaşananların bir parçası olarak duyup, payımıza düşeni yüklenip, utancımızla yol alıyoruz. İnsan dokusunu zedeleyen, hepimizi mutsuz kılan bu egemen anlayışın sonuçlarının farkına hiç istemediğimiz kadar varıyoruz.
Çaresizliğin, sıkışmışlığın içinde nefes almaya, varlıklarını duyurmaya çalışan hüzünlü kadınların, bir türlü mutluluğa varamayan çabaları, eylemleri, trajik sonları bizimde acımız oluyor.

Bir ip canbazının ruh hali var hüzünlü kadınlarda. Her zaman, ayağı kayıp düşecekmiş gibi bir hassasiyet ve dikkatle atıyorlar adımlarını. Acılar onları temkinli yapıyor. Aynı acıları yaşamak isteme-menin bir sonucu belki de.

Öykülerdeki sesleniş bir suçlu arar gibi değil, anlamaya, topyekûn mutsuzluğumuzun karanlığa gömülü nedenlerini ışığa çıkarmaya dönük bir çabayı çağrıştırıyor.
Kendimizle yüzleşmeyi, iktidarın ezici doğasından beslenen karanlıkta, çoğalan ve çürüyen yanlarımızı fark etmemizi kolaylaştırmaya yarayan, dostça bir dokunuş gibi omuzlarımıza okşuyor.
İnsan okumaya başlayınca elinden bırakamıyor, her bırakmak zorunda kalış bir an önce okuma isteğiyle kavga edip duruyor bütün öyküler boyunca. Ve biten her öyküde bu güne kadarki algımızı kökten sorgulayacağımız bir sarsıntı yaşatıyor.


Ruhuma belleğime çok şey taşınıyor hüzünlü kadınlardan. Tanıdığımı düşündüğüm kadınları, aslında yeterince tanımadığımı, üzüntüyle, daha çok da acı duyarak fark ediyorum.
Ağır bir pişmanlık duygusu çöküyor içime. Kadınları çok daha büyük dikkatle anlamaya, kurduğum ilişkilerde sabırlı bir emeği büyütmeye çalışmam gerektiğini fark ediyorum.
Öyküler yalan yanlış kurulu benliğimde bir yıkıma yol açıyor.

Kendime de iyi gelen bu algıyı kıyısından keşfetmiş olmanın sevinci de bulaşıyor dilime, yüreğime.
Ve hüzünlü kadınları bundan böyle daha çok seveceğimi biliyorum.
Anlatılanlar hepimize çok yakın ve çok uzak.

O kadar yakından tanıyoruz ki hepimiz, acısını hüzne dönüştürmüş kadınları, susturulmuş çocukları.  Bu acılar karşısında sessiz kalarak o kadar da uzağız ki, onlara.
Hüznüne sahip çıkan kadınlar, bütün duyarsızlığımızı aşarak kalbimize dokunuyor.
Hüzün duygusunun kadınla bu kadar ayrılmaz bir bütün oluşturması mutluluğumuzu gölgeliyor.

Bedenlerimizin yakın olması, ruhlarımızı yakın kılmıyor.

Kadınların, kuşatılmış sevinçleri eğer hayata karışmazsa, karanlığımız, mutsuzluğumuz daha çok büyüyecek, sevgiye yer kalmayacak dünyamızda.
Hüzünlü Kadınları Seviniz, okuduğunuzda sizi önce sarsıntıya uğratacak, düşündürecek, kendimizle yüzleştirecek, derin bir nefes aldıracak, ince bir duyarlılığın, yoğun bir duygu özümsenmesinin kitabı.

Onlar hepimizin hayatın içinde fark edilmeyi bekleyen öyküleri.
Var mısınız, kendinizle yüzleşmeye.
Erilliğinizden arınmaya, eşit yepyeni bir kimliği inşa etmenin ilk adımını atmaya.

26.04.2016

6 Nisan 2016 Çarşamba



YAĞMUR BAZEN ACI VERİR                                                    23.09.2015  gece yarısı

Apartmanın kapısını çantamdaki anahtarla açıyorum. Yorgun ayaklarımın sürüklediği ağırlaşan adımlarımla zorla çıkıyorum üçüncü katın merdivenlerini. Beynimde bir sürü düşünce, görüntü, söylenmiş sözcükler uçuşuyor. Olduğum yerde değilim.

Basmane metrosunun merdivenlerinden aşağıya inerken benliğim bir kuş gibi havalanıp uçuyor. Sadece hüzün kalıyor yüreğimde, beynimin iş gören tüm alanlarında. Eli kolu bağlı bir çaresizliğin zincirlerini kıracak araçlar düşünüyorum.

Birkaç saat önce o harap olmuş Rum evinin bahçesinde bu akşam buluştuğumuz yeni dostlarla hep birlikte otururken içimden geçen bu akşamlık işe yaramış olmanın yarattığı mutlu olma hali uzun sürmüyor. Sokağın karanlığında caminin arka bahçesinde çoluk çocuk kıvrılıp yatanları görünce birden soğuyor içimin sıcaklığı. Birkaç saatliğine burada olmak onlar için az da olsa bir şeyler yapmak beni rahatlatmıyor.  Ben evime gidip onlarla kıyaslanamayacak bir konfor içinde hayata devam edeceğim. Ne tuvalet, ne duş, ne gıda, ne yatacak yer sorunum var. Yağmur yağsa da ıslanmam nasılsa. Düşündükçe içimi ağır bir suçluluk duygusu kaplıyor.
Bütün bedenimin kimyası değişim geçiriyor, evet kimyamı bozan bir akşam bu. Zaten acı hiç eksik olmadı bu güne kadar yaşamımdan. Kendi bireysel acım değil, insanlığın bitmeyen acıları bu coğrafyada mutlu koymuyor adamı. 

Ürkek gülüşlerim hep yarım kaldı. Öfke hep tetikte. Acıdan başka yazacak bir şey yok artık dünyada. İnsanlık mutlu olamaz, ancak kendini kandırabilir. Çağın büyük travması… Ve insanlığın zehirli susuşu.
Gerçeğe körlüğü, sağırlığı, aldırmazlığı asıl katlanılmaz olan. Sadece bir avuç insan mı kaldık gerçeğe kulak tıkamayan acını çığlığına koşan. Her yanı tıklım tıklım yeryüzünde insan olmanın gereklerini yüklenmek sadece bizim omuzlarımızda mı olacak. Yükün giderek artan ağırlığı ve hep daha az olmak.

Bu değil hiç değil. İnsanım diyerek buna göz yuman, görmezden gelenlerin zavallılığı beni kahreden. Aç ve çaresiz insanların varlığının incitmediği, rahatsız etmediği insan.

Aklımdan hızla geçen görüntülerle yüzüm kaskatı kesiliyor. Gözlerimin derinlerine kadar inen o çaresiz bakışlar, keskin bir bıçak gibi saplanıyor kalbime. Onlar orada sabahlayacak ve ıslanacaklar, üşüyecekler bu gece. Ayakları çıplak, üstleri incecik her yaştan çocuklar.

Efendilerin çizdiği o karanlık kaderin kurbanı olan, o her şeyden habersiz, sevimli güzelim çocuklar, aç karınlarıyla yağmurlu bir sabahın ürperten serinliğine uyanacaklar.

Parkın beton yüzeyine serili, ince, eski bir kilimin üzerinde beş altı yaşlarında bir kız çocuğu uyuyordu onlara yiyecek götürdüğümüzde. 
Dikkatle baktım, farklı yaşlarda üç kardeşi de annelerinin yakınında küçük kilimin üzerinde ayakta duruyorlardı. Arkadaşların ellerindeki çocuklar için getirilen çikolata ve meyve sularını görünce hareketlendiler. Bütün çocuklar toplandı ağabeylerinin ablalarının başına o an sevinç ve hüzün birbirine karıştı. Onların utangaç gülen yüzleri, gözlerinde beliren ışıltı kararan insanlığımızı aydınlattı biraz olsun.

Yiyecekler dağıtılırken yaşlı bir kadın herkesin içinde ağlamaya başladı. Arapça bir şeyler söyleniyor gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Hastaları olduğunu anlatmaya çalışıyordu Arapça bilen arkadaşa.  Arabalarıyla gelen arkadaşlar,araçların alacağı acil hastaları alarak hastaneye götürdüler.

Parkın her yanında köklerinden koparılmış, giderek yeşili solan ağaçlar gibi insan yığınları, kümeler halinde bekliyorlardı. Sadece parkta değil bütün ara sokaklarda serili kilimlerin, kartonların üzerinde yüzlerce aile hala bekliyor.
Düşüncemi zorlayan o kadar çok görüntü var ki, incecik sınırlı alanı olan kilimlerin üzerinde onlarca insan kıpırdamadan ne kadar durabilir.

Yağmur başladı ve saatlerdir yağıyor. Kilimlerin üzerinde bekleşenler, battaniyelerle yapılmış derme çatma çadırların içinde kalanlar orayı terk etmiştir artık.

Sokaklarda açıkta yatan onca insan nereye sığınacak sabahı nasıl edecek bilmiyoruz. Kahredici olsa da onları düşünmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Az önce yemek dağıttığımız o insanlar bebekleriyle yağmurdan korunmaya çalışıyordur şimdi. 
Onca insan nereye sığınır cümlesi beynimde kilitleniyor. 
Hayat acıları eşit dağıtmıyor. 
Evde yağmurun her zaman romantik gelen sesi sadece acı veriyor şimdi bana. 
Tanık  olduğum acıların payıma düştüğü kadar suçlusuyum artık. İnsanlığım azalıyor sizinkiyle birlikte.
Yoksullaşıyor, kuruyor ruhlarımız. Savaş ulaştığı her yeri karanlığa gömüyor. Sadece körler fark edemiyor karanlığı.
Acı daha çok büyüyecek gibi görünüyor. 

Göç yollarında ölümü göze alarak, dalgalı denizlerin ölülerini kustuğu karanlığını geride bırakarak aşanlar, şimdi çıktıkları kıyılardan, umutlarını hançerleyip hapsedilecekleri hayatlarına doğru yola çıkarılıyorlar "Avrupa'nın güvenli gelecek" hayallerine, parayla satın alınmış huzura doğru.

Daha çok geceler uyku tutmayacak bir çoğumuzu, yorulacağız düşünmekten. Çoğalacak, sokaklarımızda yalvaran bakışlarıyla kendilerini hayatta tutmaya çalışan, avuç açan, dilenen mülteciler.

Dünyanın Borsaları, Bankaları, Silah tüccarları, Kan emicileri
böyle uzatacak ömrünü, böyle nefes alacak. 
Milyonlarca insanın yaşamını harcayarak..

                                                                                                             

                                                                                                                              İ.YURTSEVER

Edebiyatın iktidarında kimler var?



Taylan KARA / ABC KRİTİK

taylankara111@gmail.com 

Kültür ve sanatta bize “en iyi” diye sunulanlar esasında sadece menüdeki tercihlerle sınırlıdır.  U.Eco                                       

“Türkiye’de siyasal iktidar kimdir?”sorusunun yanıtı basittir.  Bu ülkede siyasal gücü elinde tutan bir parti, yöneticileri atayan bir hükumet, bir başbakan, birçok bakan ve cumhurbaşkanı vardır.  Valileri, yüksek yargıyı, devletin çeşitli kademelerindeki binlerce yöneticiyi atayan bir aygıt, bu aygıtın kolluk gücü, ideolojisi ve dünyaya baktığı pencere vardır. “Siyasal iktidar” dendiğinde çok kabaca akla bunlar gelir.

Peki Türkiye’de edebiyat alanında bir iktidar var mıdır? Tartışmasız vardır. Edebiyatta kimler ya da hangi anlayış iktidardadır? Bir ülkenin edebiyatını hangi kişi, mekanizma veya kurumlar belirler? Yayın evleri, gazetelerin kültür-sanat sayfaları, kitap ekleri, edebiyat dergileri, edebiyat ödülleri, eleştirmenler, öne çıkarılan yazarlar, en çok satan kitaplar… Listeyi uzatmak mümkündür. Bu organları kimler elinde tutmaktaysa, bu organları kimler kontrol ediyorsa, bu mecralarda kimin anlayışı hakimse edebiyatta iktidar olanlar da onlardır. Konuyu daha da somutlaştıralım.

Gazetelerin kültür sanat sayfalarında hangi tip kitaplar tanıtılır? Kitap eklerinde hangi anlayıştaki kitaplar ve yazarlar tanıtılır ve okura önerilir? Edebiyat ödüllerinin jürileri kimlerdir ve bu ödüller kimlere hangi mekanizmalarla verilir? Türkiye’de en büyük yayınevleri hangileridir? Bu soruları yanıtladığımızda “edebiyatta kim iktidardır?” sorusunu yanıtlamış oluruz.

Edebiyat iktidarının “bakanlar kurulu”

Örneğin Türkiye’de verilen edebiyat ödüllerinin seçici kurul üyeleri hep bir grup insandan oluşmaktadır. 2013 yılında verilen 23 edebiyat ödülünde üçten fazla jüri üyeliği yapmış isimler şunlardır:

Doğan Hızlan: 16 kez, Hilmi Yavuz: 5 kez, Cevat Çapan: 4 kez, Egemen Berköz: 4 kez, Metin Celâl: 4 kez, Refik Durbaş: 4 kez (1).

2013 yılında üç kez seçici kurulda yer alan 10 kişi daha vardır. Siz yukarıdaki listeyi “Edebiyattaki iktidarın bakanlar kurulu “ olarak da okuyabilirsiniz.

Edebiyat dünyasında öne çıkarılan ve ödül verilerek okura sunulan kitapları bu isimler belirlemektedir.

Muhalefeti ele geçirmiş iktidar

Türkiye’de siyaseten kendini, soldan sağa siyasal yelpazenin çeşitli yerlerinde tanımlayan birçok yayın organı vardır. Sosyal demokrat ya da liberal, merkez sağ ya da sosyalist, muhafazakâr ya da komünist… Her gazete, dergi ya da kurumun siyasal olarak kendini tanımladığı bir yer, bir duruşu vardır. Siyasal olarak Cumhuriyet Gazetesi ile Hürriyet Gazetesi, Milliyet Gazetesi ile Birgün Gazetesi, Türk Tabipleri Birliği ile devlete bağlı bir kurum olan Kültür Bakanlığı birbirlerinden farklıdır. Oysa bu sayılan gazete ve kurumların verdiği ödüllerin tamamında aynı kişi bulunmaktadır.

Birgün Gazetesi’nin 2009 yılında düzenlediği Reha Mağden Öykü Ödülü’nün jüri başkanı Doğan Hızlan’dır (2). Milliyet Gazetesi’nin düzenlediği Haldun Taner Öykü Ödülü’nün jüri başkanı Doğan Hızlan’dır (3). Cumhuriyet Gazetesi’nin düzenlediği Yunus Nadi Şiir Ödülü’nün jürisinde Doğan Hızlan bulunmaktadır (4). Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Hürriyet Gazetesi tarafından düzenlenen Çetin Emeç Gazetecilik Ödülü’nün jürisinde ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği Sedat Simavi Ödülü’nün edebiyat alanındaki jürisinde Doğan Hızlan vardır (5,6). Türk Tabipleri Birliği (TTB) Behçet Aysan Şiir Ödülü jürisinde (7), TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Danışma Kurulu’nda da Doğan Hızlan vardır (8).

Kültür Bakanlığı’nın Edebiyat Teşviki adı altında dağıtılması için verdiği 463 bin TL’nin dağıtım kurulu’nda da Doğan Hızlan olduğu yazılmaktadır (9,10).

Muhalif olarak bilinen Birgün Gazetesi’nin, Cumhuriyet Gazetesi’nin, TTB’nin düzenlediği edebiyat ödüllerinde de, Kültür Bakanlığı teşvik jürisi ya da Hürriyet Gazetesi’nin düzenlediği ödülde de aynı kişi vardır. Bu nasıl olabilir? İktidardaki bir bakan, hem AKP, hem CHP, hem MHP, hem de HDP’nin yöneticisi olsaydı bunu nasıl karşılardınız? Birbirinden bunca farklı siyasal görüşleri olan kurumların, kültür konusunda birbirlerinden farklı görüşleri olması gerekmez mi? Gerekmiyor, çünkü siyaseten ayrı yerlerde olsalar dahi kültür-sanat anlayışları ve edebiyata bakışları birbirlerinden farklı değildir.

Siyasal torpiller kötü, edebiyat torpilleri iyi!

Bir bakan, kendi oğlunu, kardeşini ya da akrabasını liyakat gözetmeksizin bir makama getirdiğinde haklı olarak karşı çıkılmaktadır. Bunu saptamak ve karşı çıkmak için alt düzeyde bir kavrayış ve bir parça ahlak yeterlidir. Peki edebiyattaki benzer uygulamalara karşı tutumumuz nedir? Örneğin 2003 yılı Behçet Necatigil Şiir Ödülü, babasının jüri üyesi olduğu bir kurul tarafından oğluna verilmiştir (11). 2009 yılı Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü, abisinin jüri üyesi olduğu bir kurul tarafından kardeşine verilmiştir (12). Bizzat kendisinin seçtiği seçiciler kurulunun ödül verdiği kişiler vardır. Hatta jüri başkanı olduğu seçiciler kurulundan ödül alan, yani kendi kendine ödül veren jüri bile vardır (13). Bu örnekler, normal, meşru ya da açıklanabilir uygulamalar mıdır? Peki siyasal iktidarın bu yaptıkları ile edebiyat iktidarının bu yaptıkları arasında ne fark vardır? Bunlar torpil değil midir?

Edebiyat iktidarının yolsuzlukları

Havaalanı yapan bir şirket, havaalanı ihalelerinin çoğunu aldığında, haklı olarak bu ihalelerde yolsuzluk yapıldığını düşünürüz. Ortada birçok şirket varken çoğu ihalenin belli bir şirkete gitmesi, makul düşünen hiç kimseye normal gelemez. Hele bu şirket siyasal iktidara yakın bir şirket ise şüphelerimiz büsbütün artar. Geçmişte olan birçok olay da bu şüphelerimizi haklı çıkarmıştır. Peki edebiyat alanında benzeri olaylara karşı tutumumuz nedir?

Örneğin Türkiye’nin en saygın birkaç edebiyat ödülü’nden birisi olarak bilinen Yunus Nadi Ödülü, 2002’den 2015’e kadar 2 yıl hariç diğer bütün yıllarda Can Yayınları’ndan çıkan kitaplara verilmiştir (14).

2014 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülü seçiciler kurulunda yer alan beş üyenin dördü (biri editörü olmak üzere) Can Yayınları’nın yazarıdır.

Havaalanı ihalesini yapan kurulda, ihaleyi alan şirketin yöneticileri olsaydı ne düşünürdünüz? Eurovizyon şarkı yarışmasını 14 yılda 12 kez İsveç alsaydı ve seçici kurul İsveçlilerden oluşsaydı bunu normal karşılar mıydınız?  Edebiyattaki bu durum, verdiğim bu örneklerden farklı mıdır?

Seçmene kömür, edebiyatçıya “teşvik”

Siyasal iktidar bir kilo makarna, bir çuval kömür dağıtırken bile insanları siyasal görüşlerine göre, kendisinden taraf olup olmadığına göre ayırmaktadır.  Bu,  haklı olarak karşı çıktığımız bir durumdur. Peki Kültür Bakanlığı’nın “edebiyat teşviki” adı altında edebiyatçılara dağıttığı 463 bin TL nasıl bu kadar doğal görülebilir? Makarna ve kömürle “seçmen kafalamaya” karşı olup da 463 bin TL ile “yazar kafalama”yı desteklemek nasıl bir ruh halidir? Yandaş seçmenlere dağıtılan kömür ve makarna ne kadar “sosyal yardım” ise bakanlığın 50 kişiye verdiği para da o kadar “edebiyat teşviki”dir. 1 kilo makarna dağıtılırken bile siyasal görüşüne göre insanları ayıran bir sistem 463 bin TL’yi dağıtırken adil mi olacaktır?

Kitap ekleri ve penguenler

Aynı tornadan çıkmış, birbirlerine penguenler gibi benzeyen onlarca kitap eki, gazetelerin kültür sayfaları birer çeşitlilik göstergesi midir? Acaba onlarca kitap eki, kültür sayfası, yüzlerce kitap tanıtım yazısı hangi yazarları tanıtır? Hangilerini görür, hangilerini hiç ama hiç görmez?

Türkiye’de edebiyat iktidarının “star yazarları” vardır. Bu star yazarlar birer puttur. Bu yayın organlarında edebiyat iktidarının star yazarları hakkında bir tek olumsuz eleştiri bulamazsınız. Roman diye çıkarılmış kitaplarda karakter, olay örgüsü, kurgu yoktur. Kitabın karakteri yazarın kuklasıdır. Hangi ölçütle ele alırsanız alın beşinci sınıf bir metindir ama edebiyat iktidarının kitap eklerinde“başyapıt” diye övülür.

Bu yazarlar hem sistemin bütün nimetlerinden faydalanır ve iktidarla son derece iç içedirler; hem de en küçük bir mağduriyetlerini bile muhalif olmanın bir sonucuymuş gibi pazarlarlar. Devletten teşvik alan, kitapları bakanlıkça çevrilen, kitapları daha çıkmadan boy boy reklamları çıkan, hemen her kitap ekinin kapağında sırıtmayı başarabilenler de onlardır; en muhalif kendileriymiş gibi rol kesenler de onlardır. “Patlıcan mideme dokunuyor” diye konuşsa, “et yemeyi bıraktım” diye beyanat verse gazetelere manşet olanlar da onlardır; bu kadar yazarın öldürüldüğü, işkenceden geçirildiği, hapse atıldığı bir ülkede bir icra nedeniyle mahkemeye düşseler bu mahkemeden dolayı “düşünce ödülleri”alanlar da onlardır.

Okura hangi kitaplar tanıtılır?

Çoğu okur, okuyacağı kitapları seçerken gazetelerin kültür sanat sayfalarına veya kitap eklerine bakar. Bazı okurlar kitapçılara gidip gözlerine çarpan kitapları alır. Kitap eklerinde, kültür sanat sayfalarında tanıtılan ve övülen, kitapçılarda vitrinlere konup gözlere sokulan kitaplar hep aynı tip kitaplardır. Bu bakımdan kitap eklerinin çoğu birbirlerine o kadar benzer ki, A kitap ekinin kapağını B kitap ekininkiyle değiştirseniz, çoğu okur bu değişikliği fark edemez. Kitapçılarda bir kitabın hangi rafta olacağı, hangi kitapların haftalarca vitrinlerde gözlere sokulacağı baştan bellidir. Edebiyat piyasasındaki bu ortamda “okur seçimi” gibi bir laf açıkça palavradır. Ortada okurların büyük bir kısmı için bir “seçim” değil zorbaca bir “dayatma” vardır. Birisi okurların kafasına silah dayayıp “şu kitabı okuyacaksınız” diye zorbalık yapsaydı, şu an edebiyat iktidarının okur üzerindeki korkunç zorbalığın yüzde birine bile ulaşamazdı.

Bu bir penguenleştirme sürecidir. Okura dayatılan edebiyat tek tip edebiyattır. Edebiyatın iktidarı topluma aynı tip romanları ve aynı tip edebiyat anlayışını pompalamaktadır.

Edebiyat iktidarının “milli iradesi” ve edebiyat “demokrasi”si

Görmeme, görmenin içindedir; görmeme, görmenin bir başka biçimidir.
L.Althusser                                                                                                                               

Zaman zaman hepimizin aklına gelmiştir: bunca yolsuzluk, bunca hırsızlık, kanunsuzluk, torpil, rüşvet apaçık gözler önünde olduğu halde, insanların çoğu bunları bile bile nasıl hala siyasal iktidarı destekler? Bunca pislik karşısında seçmenlerin sessizliğine ya da hala bunların faillerini desteklemelerine isyan ederiz. Acaba bunca insan niçin bunları gördüğü halde hala destekler? Çünkü bu kişilerin bir kısmının siyasal iktidardan küçük ya da büyük çıkarı vardır: yardım almaktadır, ihaleler kapmaktadır, makam elde etmektedir, arsa kapatmaktadır vs.

Peki edebiyat dünyasında olan bundan farklı mıdır? Yukarıda andığımız ödül oligarşisini, akraba kayırmacalarını, liyakatsizliği, torpilleri, yozlaşmış ilişkileri okurlar ve yazarlar bilmez mi?  Elbette azımsanmayacak sayıda okur ve birçok yazar bunların hepsini bilir. Hepsi göz önünde olmuştur ve olmaktadır; çoğunu artık gizlemeye gerek duymamaktadırlar. O halde bu okur ve yazarlar, siyasal yolsuzluklara ve hırsızlıklara duyarlılık gösterdikleri halde, edebiyattaki benzer yolsuzluklara niçin tepki göstermezler? Edebiyat iktidarının devasa yolsuzluklarına karşı bu korkunç sessizliğin nedeni nedir? Çünkü birçok kişi edebiyat iktidarının“besin zinciri”ne belli ölçeklerdeki çıkarlarla bağlıdır. Birçok yazar, okur, reklamcı, yayıncı, eleştirmen, küçük küçük çıkarlarla edebiyat iktidarının piramidine bağlanmıştır. Edebiyat iktidarının varlığından beslenen, edebiyat iktidarı ile arasını bozmak istemeyen azımsanmayacak kadar çok insan vardır. Ya bir yayınevinden kitabı ya da edebiyat iktidarının aparatı bir dergide yazısı çıkacaktır, ya bir ödül almıştır ya da bir ödül beklentisi içindedir. Yeni kitabı, edebiyat iktidarının bir dergisinde tanıtılacaktır. Bir küçük şiiri bir dergide yayımlanacak diye o derginin editörünün apaçık sahtekârlığını görmezden gelen, bir ödül alma olasılığı var diye o ödüldeki apaçık torpili görmezden gelen şair, yazar ve okurlar, edebiyat iktidarının dayandığı “milli irade”dir. Böylesine mikroskopik çıkarlarla gevşek ya da sıkı bir şekilde bu piramide bağlananlar, sırtlarında bu kokuşmuş edebiyat iktidarını yükseltirler. Edebiyat iktidarı, bir oligarşi olduğu kadar bu yönüyle bir “demokrasidir de; sahtekârlık çok demokratik bir şekilde tabana yayılmıştır!

Diktatörlük nedir?

Bir diktatör ne yapar da diktatör olarak adlandırılır? Edebiyat dünyasında diktatörlük nasıl olur?  Karşı çıktığınız ve bazılarımızın diktatörlükle suçladığı siyasal iktidarın başındaki kişi siyasetçi değil de edebiyatçı olsaydı edebiyatta neler yapardı?                                                   

Kendi edebiyat anlayışına uygun dar bir kadro kurarak edebiyatı bu kadroyla yönlendirirdi. Edebiyat ödüllerini kontrol altına alır, kendisi verirdi. Edebiyat yayıncılığını tekeline alır, istediği kitapları öne çıkarırdı. Kitap eklerinde kendi anlayışında olanların yazmasına izin verir, diğerlerini sansür ederdi. Kendi edebiyat anlayışını herkese dayatırdı. Kendi yandaşlarına para ve payeler dağıtırdı. Liyakat ve yetenek dikkate alınmaz, kişisel ilişkiler öne çıkardı.

Yukarıda verilen örneklerden yola çıkacak olursak, şu anki edebiyat iktidarı, bundan farklı mı davranmaktadır?

Sonuç

Şu an edebiyat iktidarı, beş on kişinin kontrolü altındadır. Edebiyat ödülleri, beş on kişinin mutlak kontrolü altında verilmektedir. Ödül verilirken liyakat ve eser değil, kişisel ilişkiler, akrabalıklar ve bir yığın lobi faaliyetleri dikkate alınmaktadır. Babası oğluna, abisi kardeşine ödül vermektedir. Hatta jüri başkanı olduğu seçiciler kurulundan ödül alan, yani kendi kendine ödül veren jüri bile vardır.  Kitap eklerinde ve kültür sayfalarında sadece belli bir grup yazara yer verilmektedir.

Türkiye’de siyasal olarak kendini muhalif olarak tanımlayanların çoğu, kültür sanat alanında edebiyat iktidarının anlayışını savunmakta ve yeniden üretmektedir. Türkiye’de edebiyat iktidarını üreten bizzat kendini “siyasal muhalefet” olarak tanımlayan organlardır.  Türkiye’de topluma tek tip edebiyat pompalanmaktadır.

Başta sorduğumuz soruyu tekrar soralım: edebiyatta bir iktidar var mıdır? Evet. Kitap ekleriyle, kültür sanat sayfalarıyla, ödülleriyle, eleştirmenleriyle, star yazarlarıyla devasa bir edebiyat iktidarı vardır.

Edebiyattaki bu iktidara, edebiyat iktidarının diktatörlüğüne ve onun aygıtlarına karşı çıkmayan kişinin, muhalif olmaktan söz etmesi gülünçtür. “Diktatörlüğe karşıyım”  mı demiştiniz? Bakın işte tam orada…   

--------------------------                                                                                                        

Dipnotlar:

1. http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1487
2. http://www.odatv.com/n.php?n=birgun-gazetesi-neden-ozur-diledi-0906091200
3.http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/67055/2014_Haldun_Taner_ Oyku_Odulu_sahibini_buldu__Berna_Durmaz.html
4. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/84553/69._Yunus_Nadi_Odulleri_nin_kazanalari_belli_oldu.html
5. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/200105/Cetin_Emec_Gazetecilik_Odulleri.html
6. http://www.tgc.org.tr/sedatsimavi/ilan.pdf
7. http://www.ttb.org.tr/b_aysan_odul/kurul.htm
8. http://insanbu.com/a_haber.php?nosu=1672 (Milliyet Gazetesi, 25.10.2006)
9.http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/102389/Kultur_Bakanligi_ndan_50_yazara_destek.html
10. http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/2014/08/06/kultur-bakanligindan-50-yazara-destek
11.http://www.sanathaber.net/haber.asp?HaberID=1143&KategoriAdi=Kultur-Edebiyat
12.http://www.ntv.com.tr/turkiye/anday-odulu-nihat-behramin,4OUEZmo9R0e64eksllSWdg
13. http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1672
14. http://haber.sol.org.tr/blog/yayincilik-kulisi/taylan-kara/yunus-nadi-odullerini-neden-hep-can-yayinlari-alir-116864

5 Nisan 2016 Salı




“GÂVUR MAHALLESİ” ve “BİLETİMİZ İSTANBUL'A KESİLDİ”

Mıgırdiç MARGOSYAN’ın iki kitabını Ermeni Edebiyatı kapsamında incelemeye çalıştık.
Diyarbakır’ın Hançepek mahallesinde doğan yazarın anı öykülerini içeren kitabı daha çok bu mahallede başlayan, çocukluğunda yaşadıklarını konu alıyor.
Yazar Ermeni halkının diğer halklarla birlikte ilişkilerini, o dönemin kültürünü, gâvur mahallesindeki yaşamın tüm renklerini doğal, sıcak bir dille zekice aktarıyor.
Kimi zaman ironi yapıyor kimi zaman mizahi bir dil kullanıyor. Okurken yüreğinize dokunuyor, sizi de içine alıyor tüm öyküler. Dönemin mesleklerinden, çocuk oyunlarına, bayramlardan, yemek kültürüne, dinsel kimlikler üzerinden çocuk saflığıyla yapılan ustaca sorgulamalara kadar çok zengin bir atmosfere sahip. Tüm olayları anlatırken çocuk gözüyle bakan yazarın kırıp dökmeden en hassas konuları bile mizahın gücünü kullanarak gülümseterek sorgulayan zekice anlatısı okuru kendine bağlıyor.

Yaşadıkları mahallede o zamanlarda yaşayan halkların dillerinin, inançlarının kardeşçe bir arada var olmasını, o kadar doğal yaşanıyor olmasını içimiz hem acıyarak, hem de umutla okuyoruz. Çok uzun yıllar bir arada kardeşçe yaşayan halkların düşmanlaştırılması ve büyük acıların yaşanmasını anlamakta zorlanıyoruz. Bu zenginliğin bizzat yaratıcılarının eliyle yok edilerek tekçiliğin egemen olduğu bir çoraklaşmanın trajik bir biçimde bu güne varan bir anlayışla hala sürdürülüyor olmasının acısını duyumsuyoruz.

Ermenice bir merhaba’ nın duyulmadığı eksik bir coğrafyadır artık burası. Bütün çocukluk anılarını, gelecek düşlerini, şarkılarını,  yok ettiğimiz kardeşlerimizin, acısını derinden yaşadığımız çorak bir kültürel çöldür. Kendine benzemeyeni yok eden bu karanlık anlayışın öncesini bize aktaran Margosyan, yakın bir geçmişin bütün zenginliğini gözlerimizin önüne seriyor, okurken özlem ve acı duyuyor insan. Yaşadıkları topraklardan göç etmek zorunda olmanın, kendi dilini konuşamamanın, kendini gizlemek zorunda kalmanın acısını yaşatan bir ulusun aidiyetini taşıyor olmanın acısını içimizde duyuyoruz bütün öykülerde.
Ermeni halkının bütün yaşanmışlıklarını, evlerini, topraklarını, geçmişlerini geride bırakarak sürülmelerinden sonra, saklanarak, kalan az sayıda Ermeni'nin adlarını, kimliklerini, gizlemek zorunda kaldığı yeni trajik bir yaşama savrulmalarının acısının, öykülerin içine sinmiş olduğunu görüyoruz.
Birlikte yaşanmış güzel günlerin neşesi ve sevinci büyük bir acıya dönüşüyor.
Sürgün yollarında katledilen yakınlarının, eşlerinin, çocuklarının acısı kalıyor hafızalarında.
Yıllar boyu silinmeyecek büyük bir acı not düşülüyor tarihe. Daha öncesi ve sonrasında yaşananları da katarak "1915" simgesel olarak karanlık ve utançla anılacak bir tarih olarak kayıtlara geçiyor.

Halklar arası dostluk ve birlikte yaşanmışlıkla örülen sıkı bağlar, ırk ve din temelli yaklaşıma kurban ediliyor. Halkların dil inanç ve kültür zenginliği yok edilerek kan üzerinde tekçilik inşa ediliyor ve kutsanıyor. Edebiyat yaşamın tüm alanlarına hakim olan egemen dilin belirleniminde "azınlık" edebiyatına dönüşüyor. 
Azınlıkların  (Ermeni, Hemşin, Laz, Gürcü, Kürt, Rum, Yahudi, Çingene, Arap, vd.) çoğunluk olduğu bu coğrafyada egemen olan diğerlerini, kendine benzemeyeni, yok sayıyor, katlediyor, kıyımdan geçiriyor, sürgün yollarında açlıktan, susuzluktan, sıcaktan, uçurumlara atarak, kırıp geçiriyor.
Edebiyat bu coğrafyada acıyla, tarihle, siyasetle iç içe geçiyor. Aşklara, güzel duygulara, umutlu düşlere yaşanan acılardan çok fazla yer kalmıyor. Ermenilerin bu topraklarda yaşadığı uzun yıllarda biriktirdikleri var olan güzelliğin içinde önemli bir yere sahip. Yok, saymaya çalışsanız da edebiyat bu topraklarda Ermenilerden bahsetmeden konuşulacak bir konu değildir. İlk sanatçılar, edebiyatçılar arasında çok sayıda Ermeni bulunuyor. Mıgırdiç MARGOSYAN’da bu topraklarda yaşayan güzel Ermeni halkından biri olarak geçmişte yaşanan güzellikleri büyük bir incelikle bu güne taşımış ve bizi utanç içinde andığımız geçmişle yüzleşmeye çağırmış. Halklar arası dostluğun kardeşçe eşit özgür yaşamanın geçmişte olduğu gibi mümkün olduğunu ve bu günde olabileceğini göstermiş.Coğrafyamızdaki her dil, her kültür, yaşamış olan bütün halklar dünyamızın toplam zenginliğinin yok sayılamaz parçasıdır. Edebiyat acılardan, umut yaratma becerisiyle anlam kazanıyor. Margosyan öykülerinde hüzünle yoğrulmuş bir umudu da bu güne taşıyor.

Mart 2016

"EDEBİYAT KURAMI" KİTABININ
 ÖNSÖZÜNDEN

Edebi çalışmalar alanında gerçekten elitist olan, edebiyat eserlerinin ancak belki bir kültürel terbiyeden geçmiş olanlarca değerlendirilebilir olduğu düşüncesidir. Buna göre bir yanda damarlarında "edebi değerler" dolaşanlar, öte yanda ise dışlanmış karanlığın içinde acı çekmeye mahkûm olanlar vardır. 1960'lı yıllardan bu yana edebiyat kuramının gelişmesinin önemli nedenlerinden biri, bu varsayımın, "kültürsüz" olduğuna inanılan ortamlarda yetişmiş yeni tür öğrencilerin yüksek öğrenime girişlerinin yarattığı etki sonucu aşama aşama kırılmasıdır.  Kuram, edebiyat eserlerini "medeni duyarlılığın" cenderesinden kurtararak, onlar1a en azından ilke olarak herkesin katılabileceği bir analize açmanın yöntemi oldu.

Böyle bir kuramın zorluğundan şikâyetçi olanların, bir biyoloji ya da kimya mühendisliği ders kitabını açar açmaz hemen anlamayı beklediklerini hiç sanmıyorum. Edebiyat araştırmaları neden bunlardan farklı düşünülsün? Belki edebiyatın kendisini, herkesin ulaşabileceği "sıradan" bir dil olarak düşündüğümüz için; ama bu da belli bir edebiyat "kuramının tezidir. Hakkı verilerek anlatıldığında, edebiyat kuramı elitist değil demokratik bir itkiyle şekillenmiştir; bu bakımdan da abartılı bir anlaşılmazlığa kaydığı durumlarda, kendi tarihsel köklerine sadık kalmamaktadır.



Terry Eagleton