
HÜZÜNLÜ KADINLAR' IN YIKTIĞI
DUVARLAR
İbrahim YURTSEVER 30.04.2016
Ayşe AKALTUN’un “Hüzünlü Kadınları
Seviniz” kitabındaki öyküleri okurken; kendimde, bunca zaman fark edemediğim,
içime sızan, yerleşen ve davranışlarımın doğal bir parçası olarak vücut bulan,
erkek egemen ideolojinin inceltilmiş biçimlerini acı duyarak fark ediyorum.
Doğuştan başlayarak, öğretilmiş
erkekliğimden sıyrılıp, her öyküde o kadınlara sımsıkı sarılıyorum.
Acıları bana da bulaşsın, insan
yanımda açılmış yaralarım biraz olsun iyileşsin diye.
Kitaptaki trajik hikâyelerin,
sıradan, sessiz kahramanlarının yaşadığı, insanı ruhunu acıtan, sahici ve
samimi bir dille aktarılması öykülerin etkisini daha da güçlü kılıyor.
Okuduğumuz her öykü, insan kalabilmek
için, hüzünlü kadınları sevmenin yeterli olmayacağı, bu hüznün yerini, umudun,
sevincin alacağı bir dünyayı yaratma çabasının, onun eşit dilini ve davranışını
kurmanın, hepimiz için ne kadar önemli olduğunu görmemize katkı sağlıyor.
Derine işleyen öykülerin,
kirlenmişliğimize ayna tutan, hepimizi bu çürüdüğümüz bataklığın farkına
varamadığımızda, nasıl çekilmez bir dünyaya demir attığımızı gözler önüne
seriyor.
Ayşe AKALTUN, acının uzun yıllardır
bütün boyutlarıyla hüküm sürdüğü coğrafyamızda, eskileri kapanmadan yeni ve
daha derin yaraların açıldığı bir zaman diliminden geçerken, sessizce kanayan
yüreklerin, kendi dışına taşan, yıkıcı çığlığı olmayı başarıyor.
Duygusal,
düşünsel algımız parçalanıyor. Boğulmamak istercesine derin bir nefes almaya zorluyor,
cinsiyetimizin ağır basıncından kurtulmaya çabaladığımız her an biraz da olsa
özgürleştiğimizi fark ediyoruz..
“Bir cigara daha verirsen susarım,
hiç konuşmam. Ya da içimden konuşurum. Ben içimden konuşabilirim. İçimden
bağırabilir, içimden ağlayabilirim.”
Akalatun hep içine kanayan, kendi
suskunluğunda boğulmamak için çırpınan hüzünlü kadınları, bu kadar görünür
kılarak erkek egemenliğinin yüzüne bir tokat gibi çarpıyor.
Açıkça anlatılamayanın, içinde
büyüyen daha ağırlaşan, bütün yaşanacak aşkları öldüren, duyguları sakatlayan,
giderek çoğalan acıyı ve yaşanmışlıkları usulca akıtıyor yaşamımıza.
Acılardan damıtılan hüznün koyulaşan
rengini bütün ruhumuzun tuvaline çalıyor.
Kör ve duygusuz kalabalıkların, her
gün çoğalttığı bu koyu karanlıktan nasıl çıkacağımızı gösteren, uzakta bir
yıldız gibi yolumuzu aydınlatıyor.
Yazar öykünün özünü, söylemek
istediğini, büyük bir ustalıkla, samimi bir dille, metnin bütününe yediriyor,
duygusal kavrayışımızda hiçbir boşluk bırakmadan derdini anlatıyor…
Öyküler okuru sürekli tedirgin
ediyor, neyle karşılaşacağını bilemeden sarp kayalıklardan, uçurum
kenarlarından her an ayağımızın kayabileceği duygusuyla yol alarak ilerletiyor.
Ve bir anda okurun ayaklarını yerden kesip sonsuz uçurumlara bırakıyor.
Hiçbir yere tutunamadan, boşlukta toz
zerresi gibi uçuşan damlalar halinde hızla havaya savuruyor. Bin bir türlü
bahaneyle kendimizi haklı çıkarmaya çalıştığımız, ruhumuzu çürüten
erilliğimizi, yüzümüze, bilincimize vuruyor. Kaçacak yer bırakmadan, bizi eril
gerçeğimizin utancıyla yüzleştiriyor.
İrin bağlamış yaralarımızın, şişmiş,
ağrıyan yerlerine, çığlıklarımıza aldırmadan, bizi arındırana, içimizdeki irini
boşaltana kadar bastırıyor, dışarı atmaya çalışıyor.
Her öykünün bitişinde, kendimizi
yaşananların bir parçası olarak duyup, payımıza düşeni yüklenip, utancımızla
yol alıyoruz. İnsan dokusunu zedeleyen, hepimizi mutsuz kılan bu egemen
anlayışın sonuçlarının farkına hiç istemediğimiz kadar varıyoruz.
Çaresizliğin, sıkışmışlığın içinde
nefes almaya, varlıklarını duyurmaya çalışan hüzünlü kadınların, bir türlü
mutluluğa varamayan çabaları, eylemleri, trajik sonları bizimde acımız oluyor.
Bir ip canbazının ruh hali var
hüzünlü kadınlarda. Her zaman, ayağı kayıp düşecekmiş gibi bir hassasiyet ve
dikkatle atıyorlar adımlarını. Acılar onları temkinli yapıyor. Aynı acıları
yaşamak isteme-menin bir sonucu belki de.
Öykülerdeki sesleniş bir suçlu arar
gibi değil, anlamaya, topyekûn mutsuzluğumuzun karanlığa gömülü nedenlerini
ışığa çıkarmaya dönük bir çabayı çağrıştırıyor.
Kendimizle yüzleşmeyi, iktidarın
ezici doğasından beslenen karanlıkta, çoğalan ve çürüyen yanlarımızı fark
etmemizi kolaylaştırmaya yarayan, dostça bir dokunuş gibi omuzlarımıza okşuyor.
İnsan okumaya başlayınca elinden
bırakamıyor, her bırakmak zorunda kalış bir an önce okuma isteğiyle kavga edip
duruyor bütün öyküler boyunca. Ve biten her öyküde bu güne kadarki algımızı
kökten sorgulayacağımız bir sarsıntı yaşatıyor.
Ruhuma belleğime çok şey taşınıyor
hüzünlü kadınlardan. Tanıdığımı düşündüğüm kadınları, aslında yeterince
tanımadığımı, üzüntüyle, daha çok da acı duyarak fark ediyorum.
Ağır bir pişmanlık duygusu çöküyor
içime. Kadınları çok daha büyük dikkatle anlamaya, kurduğum ilişkilerde sabırlı
bir emeği büyütmeye çalışmam gerektiğini fark ediyorum.
Öyküler yalan yanlış kurulu
benliğimde bir yıkıma yol açıyor.
Kendime de iyi gelen bu algıyı
kıyısından keşfetmiş olmanın sevinci de bulaşıyor dilime, yüreğime.
Ve hüzünlü kadınları bundan böyle
daha çok seveceğimi biliyorum.
Anlatılanlar hepimize çok yakın ve
çok uzak.
O kadar yakından tanıyoruz ki
hepimiz, acısını hüzne dönüştürmüş kadınları, susturulmuş çocukları. Bu acılar
karşısında sessiz kalarak o kadar da uzağız ki, onlara.
Hüznüne sahip çıkan kadınlar, bütün
duyarsızlığımızı aşarak kalbimize dokunuyor.
Hüzün duygusunun kadınla bu kadar
ayrılmaz bir bütün oluşturması mutluluğumuzu gölgeliyor.
Bedenlerimizin yakın olması,
ruhlarımızı yakın kılmıyor.
Kadınların, kuşatılmış sevinçleri
eğer hayata karışmazsa, karanlığımız, mutsuzluğumuz daha çok büyüyecek, sevgiye
yer kalmayacak dünyamızda.
Hüzünlü Kadınları Seviniz,
okuduğunuzda sizi önce sarsıntıya uğratacak, düşündürecek, kendimizle
yüzleştirecek, derin bir nefes aldıracak, ince bir duyarlılığın, yoğun bir
duygu özümsenmesinin kitabı.
Onlar hepimizin hayatın içinde fark
edilmeyi bekleyen öyküleri.
Var mısınız, kendinizle yüzleşmeye.
Erilliğinizden arınmaya, eşit yepyeni
bir kimliği inşa etmenin ilk adımını atmaya.
26.04.2016
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder