Blog Arşivi

10 Haziran 2016 Cuma

EDEBİYATIN ÜSTÜNE BASIP GEÇ


Semih GÜMÜŞ


Edebiyat dergiciliğinin iniş çıkışları içinde kelebek güzelliğine sahip olmakla yetinmeyip yayımladığı derginin ömrünü uzun mu uzun düşünen, dolayısıyla yaptığı işi daha baştan gerçekten ciddiye alan dergicilerin sayısı çok değil. Alınan bütün yollara rağmen hâlâ kısıtlı kalan yayıncılık dünyamızda bir edebiyat dergisinin ömrünü uzun tutmak için hem içeriği sağlam ve kalıcı tutmak gerekir hem de ona nitelikli bir biçim vermek. Belli bir periyot içinde sürekli yenisi yayımlanan derginin her sayısının ilgi çekici olmasını sağlamak, okurun ödediği paranın karşılığını pırıl pırıl biçimiyle de aldığı bir dergi yapmak.

Peki son zamanlarda nitelikli edebiyat dergilerini bulundukları yerden ite kaka uzaklaştırmaya başlayıp ortalığı kaplayan tuhaf dergiler topluluğunun bu anlattıklarımız içindeki yeri nedir? Onlar da edebiyat dergisinden sayılıyor. Tümü birden her ay neredeyse yüzlerce edebiyatçı-yazarı konuk ediyor. Popüler olmaya çalışıyorlar ve daha çok okura ulaşmak için büyük bir yarış içindeler. Birdenbire, pıtrak gibi nereden çıktı bu dergiler, gerçekten şaşırtıcı.

Yolun başında Ot var. (Ondan önce Öküz ve Hayvan vardı ama onlar ayrı hikâyeler olarak uzakta kaldı.) Sonra ötekiler ondan çıktı. Ne oldu da bir dalga suyun üstünde kalanları kıyıya vuruverdi. Öyle görünüyor ki, siyasetin, popüler kültürün ve paranın bir araya gelerek oluşturduğu tuhaf bir piyasa oluştu. Bu dergiler arasında siyasal bir çevrenin sahipliğinde olan da var, kendini kadın dergisi olarak tanımlayan da, epeyce hırsla öne atılma güdüsü içinde yaşayan da, edebiyatı tuhaf bir yozlaşmaya uğratan da var da var.

Kapağa Frida Kahlo’nun kült resmini çıkarıp, “Ben aşkın, acının ve devrimin kadınıyım” başlığını atınca, birçok tavır bir anda verilmiş oluveriyor. Sonra okuru canevinden yakalayan yazarları, şairleri, sanatçıları ön ve arka kapaklara yerleştirmek gerekecek. Ve bütün kapaklarda elli yıl öncenin kara-çizgileri. Bunu ötekiler yapıyorsa sen de yapacaksın, yoksa yarışta geride kalırsın. İlle de Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Veli, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Oğuz Atay, Tezer Özlü, Neşet Ertaş, Müslüm Gürses, Ahmet Kaya... âdeta baş döndürüyor. Kafka da olmazsa olmaz, bilen bilir, onun satışı garantisi hep vardır.

Peki okur, derginin içinde, kapağa çıkarılan yazar ya da şairle ilgili ne bulacaktır? Bir, belki iki yazı, o kadar. Çünkü vitrindir onlar, sevenleri hep bulunur. Sonra da her sayfada tanıdık bir ad. Popüler olmak için zorunludur bu. O yazarlardan da vapurda, otobüste ya da yürürken çabucak okunan yazılar yazması beklenir. Bu dergilerde yayımlanan yazıların kalıcı olacağını, yazarlarının o yazıları neden sonra kitaplarına alacaklarını düşünebiliyor musunuz? Ben sanmıyorum, bir edebiyat okuru olarak yapmamalarını da beklerim.

Popüler olmanın iki ucu var ve ikisi de berbat değil. Biri olumlu anlamda yaygınlık kazanmayla anlatılabilir ama öbürü fena. Sözgelimi bu ülkede en çok satılan roman, Yaşar Kemal’in ölmez eseri ‘İnce Memed I’dir. Belki herkes ‘İnce Memed’in yayıncısı olmak ister ama varsa yoksa hemen çok satmak. Elif Şafak’ın ‘Aşk’ romanı bir yılda neredeyse bir milyona yakın satıldı. Büyük iş. Ahmet Altan’ın yeni romanı da birkaç ayda yüz binden çok satılıverir. Ama kırk yıl sonra da satılır mı Ahmet Altan’ın o romanı, bunu kimse söyleyemez. Oysa ‘İnce Memed’ altmış yılda en çok satılan roman oldu ama yüz yıl sonra da okunmayı sürdüreceğini pekâlâ söyleyebiliriz.

Bu dergilerin yarattığı ortak dil, sözde sokak dilinden geliyor. Aslında bu dil, lümpen dili. Bu dile de zorunlular. Mizah dergilerinden, Öküz’den, Ot’tan gelen bir dil bu. Gırgır dergisi zamanında toplumsal ve siyasal bakımdan büyük bir işlev görürken karikatür sanatını sanat olmaktan çıkarmıştı. Aslında tipik bir postmodern kültür karşılığıydı Gırgır. Herkesin yaptığının karikatür olduğu düşüncesi böylece kök saldı. Bu ‘popüler edebiyat dergileri’ de yazılan her şeyin edebiyat olduğu anlayışına yer açmaya çalışıyor. Açılan boşluğa koşan sayısız yazar nasıl olsa var. Popüler olanın temiz ucunu işe yaramaz gördükten sonra ister istemez sokaktaki insanı en zayıf yerinden yakalamaya çalışırsın.

 “Herkesçe paylaşılmak için üretilen kültür ürünü pornografiktir” diyor Adorno. ‘Popüler edebiyat dergileri’nin ürettiği her şeyin herkesçe paylaşılmak bir yana, bir adım daha öne geçerek herkesçe yapılabilir olduğu düşüncesi de pornografinin aslında nerelerde aranması gerektiğini gösterebilir.

Peki bu dergiler niçin hep aynı tezgâhtan çıkıyormuşcasına birbirine benziyor? Aynı kâğıt, aynı baskı kalitesi, aynı kapak anlayışı, aynı iç sayfa düzeni, aynı başlık ve spot yaklaşımı, aynı renk kullanımı ve aynı dil. Sayfalardan fışkıran uyumsuz renk cümbüşü. Bu dergilerden birinin altmış sayfasında kaç renk olduğunu sayabilir misiniz? Yüzlerce. Bu kitsch tasarım anlayışının belli ki kolaylığı da var, bilgisayarda yaparken düşünmenize gerek yok. Her yazının altına renkli bir zemin, boş bulduğunuz alanlara farklı renkler.

Popüler kültür her şeyi birbirine benzetmeye çalışır, bunu amaçlar. Aynı kulvarda bulunanları ortak olana benzemeye koşullar. Çünkü sürüden ayrılan atların vurulacağını düşünür, korkar bundan.

Gene de edebiyat dergisinin aynı zamanda bir estetik nesne, dolayısıyla kapağından içine varıncaya dek nitelikli bir tasarım ürünü olduğu anlayışını yerleştirmeye çalışan dergicilerin on yıllardan beri harcadıkları emekle açılan yolun bu kadar hoyratça geriye çevrilmesini kabul etmek zor.

Peki bu dergilerde yayımlanan metinlerin gerçekten edebiyat metinleri olduğu söylenebilir mi? Bir ay boyunca sayılamayacak çoklukta öykü yayımlıyor bu dergiler. İzlenimlerin, duyguların, düşüncelerin, acıların ve hüzünlerin içten geldiği gibi dışavurulduğu öykülerin yazınsal ölçütlerle değerlendirilmesi neredeyse olanaksız. Sağanak gibi gelen ağdalı, süslü sözler yazılanların belirleyici özeliklerinden. Süslü dilin edebiyat dili olmadığı, bayağılık olduğu demek yeterince anlatılamadı. Herhangi birinde yayımlanan bütün öyküleri okuyunuz, aklınızda ne kalıyor, gerçekten bir edebiyat metni okuduğunuzu düşünüyor musunuz, deneyebilirsiniz.

Geniş bir okur çevresine her ay ulaştıkları düşünülürse, bu dergilerin edebiyatın bu olduğu yanılsamasına güç verdikleri kuşkusuz. Piyasanın ve popüler kültürün açtığı yaralardan sonra buna katlanmak epeyce zor.

Amentüleri şu: Okur bu yazılanları seviyor, biz de okuru seviyoruz. Sürekli nitelikli edebiyat vurgusu yapan elitist edebiyatçıların karşısına bütün yazanların önünün açıldığı bir demokratizm çıkarılmış oluyor. Böylece popüler olana büyük değer, hatta misyon. Alkışlanacak mı?

Oysa aşağı kültürün demokratik sayılması, sonunda kültürün sonsuz yenilgisine giden bir yanılsamadır. Böylece okur sayısı artacak, edebiyat yaygınlaşacak sanılır. Oysa 1 liraya kitap satan yayıncıların ne edebiyata, ne kitap okurluğuna bir liralık katkısı oldu. Kötü olanı aslının yerine geçirir, arabeske yüksek kültür muamelesi yaparsanız, nitelikli olana yüz vermeyenlerin sayısını çoğaltırsınız.

Piyasa dergileri coşkuyla yaşanan bir partinin sarhoşluğuna kendilerini kaptırmış görünüyor. Çırılçıplak soyunmuş, giysilerini aynaların üstüne atmışlar. Ama onların ortak eğlencesi buradan farklı görünüyor. İçerdekiler ne yaptıklarının farkında mı değil, yoksa inandıklarının şehvetini mi yaşıyorlar? Kendi piyasa kültürlerinin yaratıcısı olmaya başladıklarını düşünüyorlar belki ama o piyasa kültürünün öznesi olmak hiçbir zaman onlara düşmez.

Niteliksiz olanın, popüler kültürün yelkenlerini şişiren yönü belirsiz bir rüzgâr esiyor şimdi. Dindiğinde arkada bir enkaz mı kalacak? Gören görüyor ama oralarda yazanların çoğunluğu görmüyor ki yelkenlere üfleyip duruyorlar. Ciddi bir kültür sorunu bu.

PARŞÖMEN SANAL FANZİN'DEN ALINMIŞTIR



Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanında, ekmek derdinde olan insanların hayata tutunma mücadelesi Çukurova’nın çarpıcı atmosferinde gerçekçi bir dille kaleme alınmıştır.

Tanzimat döneminde köyden bahseden realist bir hikâye yazılmışsa da asıl Cumhuriyet döneminden sonra köyü ve köylüyü bütün çıplaklığıyla ele alan romanlar yazılmaya başlanmıştır; Orhan Kemal bu yazarlardan biridir. (Tanpınar, 1997, sayfa 294)

Yolculuğu tamamlayabilen ve köyüne elinde gazocağı ile bir masal kahramanı gibi dönen Yusuf’un romandaki işlevi nedir? Yusuf, çalışkan bir köylünün de şehirdeki zor koşulların üstesinden gelerek amacına ulaşabileceğini kanıtlayan olumlu bir karakter mi yoksa bireysel çıkarları için değişen bilinçsiz işçiye örnek olarak sunulan olumsuz bir karakter mi? Bu yazıda bu gibi sorular, romandaki ezen-ezilen/şehirli-köylü çatışması, sömürü düzeni ve kapitalizm eleştirisi ekseninde incelenecektir.
İflahsızın Yusuf’un bir süre Sivas’ta çalışmasının dışında, üç köylü arkadaş için büyük şehir ilk deneyim olacaktır. Bu yüzden, şehirden ve şehirliden yana temkinli olmak gerektiğini düşünürler. İflahsızın Yusuf, hem kendi tecrübesine hem de akıl hocası emmisinin sözlerine dayanarak her fırsatta arkadaşlarını uyarmaktan ve biraz da bilgiçlik taslamaktan çekinmez: “Emmim derdi ki, uşaklar derdi, gurbete düştünüz mü siz siz olun, sılayı içinizden atın derdi. Atamadınız mı yandınız derdi” (Kemal, 2008, sayfa 2).

En büyük umutları, Çukurova’da ekmeklerini kazanıp bir süre sonra memleketlerine birkaç kuruşla dönmektir. Köse Hasan, kızının isteği olan bir saç tokasıyla, bir de üstü dişli tarak almanın hayalini kurarken, Yusuf “yılan ıslığı gibi seda veren” bir gazocağı almayı düşler.

Trende tanıştıkları kişiler, üç arkadaşa şehirle ilgili bilmedikleri konulardan bahsederken Yusuf hep zaten biliyorumhavasındadır. Arkadaşlarına da “sen bilmezsin!” diyerek sık sık hava atar. Öte yandan hemşerilik, arkadaşlık, kardeşlik duyguları yolculuğun başında hâlen ağır basmaktadır: “Lâkin biz biz olalım şehir yerinde göz kulak olalım kendimize kardaşlar. Neden derseniz, şehir yeri köy yerine benzemez. Şehir adamı köylüyü cin çarpar gibi çarpar. Birbirimize iyice sarılalım, el sözüne kulak asmayalım. Anca beraber, kanca beraber!” (Kemal, 2008, sayfa 2). 

Başta beraber hareket etseler de Pehlivan Ali ve Köse Hasan, Yusuf’a tam güvenmezler.  Ali Köse Hasan’ı bir kenara çeker.

— Hepimizinki de bir ekmek derdi oğlum. Cigaraları ben veriyorum der de kapıcının gözüne o girer, biz kenarda kalırız. Yusuf’u bilmez misin?

— Bilmez olur muyum? Tatavacının biri! (Kemal, 2008, sayfa 38).

Eserin ilerleyen bölümlerinde, Yusuf’un emmisinin sözleri, kurnazlığın yanı sıra hor görülmeye razı olma gibi farklı ahlâki boyutlarda ortaya çıkar: 

“Emmim derdi ki, siz siz olun şehirlinin fendine düşmeyin. Sizi vallaha yek ekmeğe muhtaç ederler derdi.”

“Emmim derdi ki, siz siz olun şehirlinin suyuna göre gidin, şehirli ak derse siz kara demeyin derdi.”

“Emmim derdi ki, siz siz olun, şehirlinin sakalına göre tarak vurun derdi.” (Kemal, 2008, sayfa 361)

Hemşerilik ve arkadaşlık, kırsal kesimde taşıdığı değeri giderek yitirir. Herkes kendi derdindedir. Bencillik, güçlüden yana gözükme, para hırsı, etik değerlerin çok üstüne çıkmıştır. Köse Hasan, köyden birlikte yola çıktıkları Yusuf ve Ali tarafından hasta yatağında ölüme terk edilir: "Onu hemen unuttular. Somunlarını bölüp aralarına tahin helvası parçalarını yatırıp iştahla yemeye başladılar. Köse Hasan aç değildi ama arkadaşlarının hiç olmazsa buyur etmelerin bekliyordu. Etmediler. İçlendi. Böğründeki sancıyı daha kuvvetle duymaya başladı. Anca beraber kanca beraberdi sözde. Hani? Neredeydi? Demek düşmeye görmeyeydi insan… Ne deyip de artlarına takılmıştı sanki." (Kemal, 2008, sayfa 78)

Yusuf yolculuğun ortasında çeşitli engellerle karşılaşsa da biraz şansı, biraz açıkgöz oluşu, biraz da göze girme çabaları ve dilinden düşürmediği amcasının öğütleriyle kendince bunları aşar: "Yusuf, Kılıç Usta’nın bir dediğini iki etmiyordu. Hatta birinde Kılıç Usta’nın apteshane ibriğini doldurup koşturacaktı ki, usta önlemiş, 'olmaz!' demişti." (Kemal, 2008, sayfa 134)

Yusuf dönüşte istediğini elde etmiş olarak başladığı yere döner. Köylerinden ekmek derdiyle kente gelen işçiler, kentte yoksulluğu, ezilmişliği daha şiddetli biçimde yaşarlar, birçoğu tıpkı Köse Hasan ve Pehlivan Ali gibi köyüne dönemeden ölür. 

Yusuf kente uyum sürecini kendine göre tamamlarken kimseyi beğenmez olur. Artık amcasına, duvarcı ustalığını öğrendiği Kılıç Usta’ya, hatta şehirlilere bile üstten bakmaktadır: "Ben bu ustalığı esas Kılıç Usta’dan belledim a, şimdi Kılıç Usta’yı mılıç ustayı çok geçtim, yanımda vızırtı. Benim ördüğüm duvarı her usta örebilir mi?" (Kemal, 2008, sayfa 359)

"Diyeceğim, bu şehirli kısmı pek enayi oluyor, sözüm meclisten dışarı." (Kemal, 2008, sayfa 361)
Yusuf köyüne döndüğünde gurur doluyken aklına Hasan ve Ali gelir, öfkelenir çünkü ölümlerinden dolayı hem kendini suçlu hisseder hem de gaz ocağını, sırtlığı ortaya çıkarmasının yakışık almayacağını bilir. Ben duygusu kanına öyle işlemiştir ki arkadaşlarının ölümüne üzülse de köydeki eşe dosta hava atamamak sanki daha çok canını sıkar.
Romandaki olayların cereyan ettiği çevrelerde, tam bir yoksulluk ve sefalet durumu hâkimdir. Hastalık ve ölüm sürekli kol gezer. Bütün ırgatlar her işlerini dışkılarının üzerinde halletmektedirler. Dışkılarının üzerinde uyurlar, orda yemek yerler, hatta dışkılarının üzerinde ilişkiye girerler. Ali ile Fatma dışkılarının üzerinde ilişkiye girmişlerdir ve bundan en ufak bir utanma, sıkılma veya rahatsızlık duymamışlardır. Bir keresinde de ırgatların yemek yediği tabağa bir çekirge gelmiş, ırgatlardan biri çekirgeye tabağın içinde ezip öldürmüştür. Diğer ırgatlar da hiç çekinmemiş, ekmeklerini o tabağa banmaya ve yemeklerini yemeğe devam etmişlerdir.

Roman kişileri, ağır çalışma koşullarına rağmen yeterli para kazanamadıkları ya da kazandıkları parayı biriktirmek zorunda oldukları için en temel gereksinmelerini bile karşılayamazlar. Çalışma, barınma ve beslenme koşulları insanlık dışıdır. Çareyi sigara ve esrar içmekte, kumar oynamakta, geneleve gitmekte bulurlar. Ali’nin batöze bacağını kaptırarak ölümü, söz konusu insanlık dışı çalışma koşullarının bir sonucudur.
Orhan Kemal Bereketli Topraklar Üzerinde'de köylülere çok kötü davranıldığını; onların inanılmaz zor şartlar altında nasıl yaşam mücadelesi verdiklerini gözler önüne sürer. Ali karakteri kaldığı yerde uyurken rüya görmüş ve ırgatbaşı ona “senin rüya görmeye ne hakkın var, sen kim oluyorsun!” diyerek çıkışmıştır. Burada ırgatlara yapılan zalim muamele çok açıkça görülür. Zaten romanda ırgatbaşıları ırgatlara “ayı”, “ulan it” diye seslenirler. Kendileri de birer ücretli olan ırgatbaşı, amele çavuşu, kâtip gibi ara kademe çalışanlar; ırgatlara ve işçilere karşı acımasızdırlar. Haftalıklarından pay alarak, çay ve esrar satarak, kumar oynatarak işçilerin ve ırgatların sırtından geçinirler. Gerektiğinde işçilerin ya da ırgatların işlerine son verebilirler ya da onları daha ağır işlere gönderebilirler. Çoğu zaman fabrika ya da inşaat sahibinin, çiftlik ağasının bu durumlardan haberi bile olmaz.

Irgatlar da kendilerine yapılan bu muameleyi kabullenmişlerdir. İşçi ve ırgatlar, söz konusu koşullara karşı başkaldırmaları için kendilerini bilinçlendirmeye çalışan arkadaşlarına karşı kayıtsız davranırlar. Çoğu zaman, güçlü olandan yana tavır almayı tercih ederler. Irgatlar yapılan muameleye karşı “ağamızdır yapar” dedikleri için Zeynel ve Halo Şardin’in ayaklandırma çabası boşa gider.
Yusuf örneğinde olduğu gibi, kentte tutunabilmek, para kazanabilmek için kentlilere yaltaklanmak, aşağıdan almak gerekir.

Romanda köylü şehirli çatışmasının yansımasını özellikle Yusuf’un emmisinin sözlerinde çok sık görmek mümkündür. “Emmim derdi ki siz siz olun şehirlinin fendine düşmeyin. Sizi vallaha yek ekmeğe muhtaç ederler derdi. Emmim derdi ki…” (Kemal, 2008, sayfa 361)

Romanın sonunda Yusuf’taki değişimle beraber yine bir köylü-şehirli çatışmasına tanık oluruz. Yusuf kendince şehri ve şehirlileri alt ettiğinden artık o şehirliyi küçümsemektedir.

Ancak şehirli tren memuru, Yusuf gibi bir köylünün böbürlenerek konuşmasına sinir olur.

— Şehri pislettiğiniz yeter! 

— Biz mi pisletiyoruz? 

— Fazla konuşma, gözü açıklığa da lüzum yok. Yallah, marş! (Kemal, 2008, sayfa 365)

Tüm bu anlatılanlar sömürü düzeni ve kapitalizmin yansımasıdır. Orhan Kemal, bu düzeni okuyucuya daha da çarpıcı aktarmak için patoz makinasını bir simge olarak kullanır. Bu makine romanda sık sık okuyucunun karşısına çıkartılarak, okur bir yerde olacaklara adım adım hazırlanır. Patoz, korkunç büyüklükte doymak bilmeyen bir ağustos böceğine benzetilir. Sömürü düzeninde işçi haklarına, insan haklarına yer yoktur. Pehlivan Ali de tecrübesi olmamasına rağmen güçlü bedeni ve ucuz işçiliği ile patozun, daha doğrusu sistemin kurbanı olur.

“İşçileri insanlıktan çıkarırken, patron için 'çuvallara altın sarısı' buğday akıtan patozun bir simge niteliğini kazandığını söylemek yanlış olmaz. Diyebiliriz ki, 'doymak bilmeyen' bu canavar, işçilere soluk aldırmazken, patronun cebine altın akıtan bir sistemin simgesidir metinde. Bereketli Topraklar Üzerinde’nin yazıldığı yıllarda doğup geliştiğine tanık olduğumuz kapitalizmin simgesi.” (Moran, 2009, sayfa 65-66)

“Pehlivan Ali saf ve bilinçsiz bir işçidir, dönen dolapları görmez ve bu anlamda kördür. Kapitalizmin simgesi olan patoz üstünde tozdan gözlerini açamadığı için düşer makinenin içine. Hem mecazi hem de düz anlamda körlük ölüme götürür onu.” (Berna Moran, 2009, sayfa 66)

Yusuf, roman sonunda istediğini başarmış gözükse de bu tamamen bireysel çabalarıyla elde ettiği bir sonuçtur. Çalışkandır ama Köse Halil ve Pehlivan Ali de en zor koşullarda alın terlerini dökerek ekmeklerini çıkarmaya çalışırken canlarından olmuşlardır. Yusuf, 'nabza göre şerbet' verdiğini, yalakalığa varacak kadar ustasının her işine koştuğunu kendi de kabul eder: "İbriğini sıçmaya giderken bile koşturduğum oldu." (Kemal, 2008, sayfa 361)

"Yusuf, kendiliğinden bir gelişmenin tek olumlu simgesidir. Kavgasız, uzlaşmacı ama bireysel gücüyle 'duvarcı ustası' olan, okumayı söken bir köylü; bireysel gücüyle bireysel kurtuluş çabasını sürdüren bir köylü." (Naci, 1994, sayfa 169)

Sadece o değil, örneğin Zeynel’in kavgası bile bireyseldir çünkü kurtlu ekmeği, taşlı pilavı protesto için bile ırgatları toplu harekete geçiremez çünkü sistem hep güçlüden yanadır.
Aslında yazarın kendisi de Yusuf hakkında net bir sonuç kaleme almamıştır. Yaratılan bu belirsizlik ile yorum bir yerde okuyucuya bırakılmıştır. Bunda Orhan Kemal’in kendisiyle öyküsü arasına koyduğu mesafeli yaklaşımının da etkisi büyüktür. Gerçekler yorumsuz ama tüm çıplaklığıyla ve duygu sömürüsüne yer vermeden yansıtılmıştır.

“Anlatım tekniği bir yana, Orhan Kemal bu konuda zaten kişilerini idealize etmemeye özen gösterir; ezilen ve sömürülen köylüleri erdemli ve dürüst insanlar olarak yüceltip de gerçekliği çarpıtmaz. Onun insanları iyi ve kötü yanlarıyla yaşarlar romanda: Saflıkları, kurnazlıkları, bencillikleri, iyilikleri ve kıskançlıklarıyla.” (Moran, 2009, sayfa 73)

Bir eseri derin ve kalıcı kılan unsurlardan biri de yazarın yönlendirme yapmadan okuyucuyu kendi sorgulaması ve kendine sormaya başladığı yeni sorularıyla baş başa bırakmasıdır aslında.

Romanın sonunda köylünün, işçinin bütün fakir fukaranın amansızca sömürülmelerinin, bir süre sonra onların yalnızca bedenlerini değil kişiliklerini de öldürdüğü görülmektedir. Karakterler, ya Yusuf gibi ortama ayak uydurup yolunu bulacaklar ya da daha saf olanlar bir şekilde yok olup gideceklerdir. Usta gibi, Zeynel gibi daha bilinçli olanlar da engellerle karşılaşacak, yok edilmeye çalışılacaktır.


Suzan Bilgen Özgün


KAYNAKÇA

Kemal, Orhan. Bereketli Topraklar Üzerinde. İstanbul: Everest Yayınları, 2008
Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009
Naci, Fethi. 40 Yılda 40 Roman. İstanbul: Oğlak Yayınevi, 1994
Tanpınar, Ahmet Hamdi. 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Çağlayan Kitapevi, 1997