Semih GÜMÜŞ
Edebiyat dergiciliğinin iniş çıkışları içinde kelebek güzelliğine sahip olmakla yetinmeyip yayımladığı derginin ömrünü uzun mu uzun düşünen, dolayısıyla yaptığı işi daha baştan gerçekten ciddiye alan dergicilerin sayısı çok değil. Alınan bütün yollara rağmen hâlâ kısıtlı kalan yayıncılık dünyamızda bir edebiyat dergisinin ömrünü uzun tutmak için hem içeriği sağlam ve kalıcı tutmak gerekir hem de ona nitelikli bir biçim vermek. Belli bir periyot içinde sürekli yenisi yayımlanan derginin her sayısının ilgi çekici olmasını sağlamak, okurun ödediği paranın karşılığını pırıl pırıl biçimiyle de aldığı bir dergi yapmak.
Peki son zamanlarda nitelikli edebiyat dergilerini bulundukları
yerden ite kaka uzaklaştırmaya başlayıp ortalığı kaplayan tuhaf dergiler
topluluğunun bu anlattıklarımız içindeki yeri nedir? Onlar da edebiyat
dergisinden sayılıyor. Tümü birden her ay neredeyse yüzlerce edebiyatçı-yazarı
konuk ediyor. Popüler olmaya çalışıyorlar ve daha çok okura ulaşmak için büyük
bir yarış içindeler. Birdenbire, pıtrak gibi nereden çıktı bu dergiler, gerçekten
şaşırtıcı.
Yolun başında Ot var. (Ondan önce Öküz ve Hayvan vardı ama onlar
ayrı hikâyeler olarak uzakta kaldı.) Sonra ötekiler ondan çıktı. Ne oldu da bir
dalga suyun üstünde kalanları kıyıya vuruverdi. Öyle görünüyor ki, siyasetin,
popüler kültürün ve paranın bir araya gelerek oluşturduğu tuhaf bir piyasa
oluştu. Bu dergiler arasında siyasal bir çevrenin sahipliğinde olan da var,
kendini kadın dergisi olarak tanımlayan da, epeyce hırsla öne atılma güdüsü
içinde yaşayan da, edebiyatı tuhaf bir yozlaşmaya uğratan da var da var.
Kapağa Frida Kahlo’nun kült resmini çıkarıp, “Ben aşkın, acının
ve devrimin kadınıyım” başlığını atınca, birçok tavır bir anda verilmiş
oluveriyor. Sonra okuru canevinden yakalayan yazarları, şairleri, sanatçıları
ön ve arka kapaklara yerleştirmek gerekecek. Ve bütün kapaklarda elli yıl
öncenin kara-çizgileri. Bunu ötekiler yapıyorsa sen de yapacaksın, yoksa
yarışta geride kalırsın. İlle de Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan
Veli, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Oğuz Atay, Tezer Özlü, Neşet
Ertaş, Müslüm Gürses, Ahmet Kaya... âdeta baş döndürüyor. Kafka da olmazsa
olmaz, bilen bilir, onun satışı garantisi hep vardır.
Peki okur, derginin içinde, kapağa çıkarılan yazar ya da şairle
ilgili ne bulacaktır? Bir, belki iki yazı, o kadar. Çünkü vitrindir onlar,
sevenleri hep bulunur. Sonra da her sayfada tanıdık bir ad. Popüler olmak için
zorunludur bu. O yazarlardan da vapurda, otobüste ya da yürürken çabucak okunan
yazılar yazması beklenir. Bu dergilerde yayımlanan yazıların kalıcı olacağını,
yazarlarının o yazıları neden sonra kitaplarına alacaklarını düşünebiliyor
musunuz? Ben sanmıyorum, bir edebiyat okuru olarak yapmamalarını da beklerim.
Popüler olmanın iki ucu var ve ikisi de berbat değil. Biri
olumlu anlamda yaygınlık kazanmayla anlatılabilir ama öbürü fena. Sözgelimi bu
ülkede en çok satılan roman, Yaşar Kemal’in ölmez eseri ‘İnce Memed I’dir.
Belki herkes ‘İnce Memed’in yayıncısı olmak ister ama varsa yoksa hemen çok
satmak. Elif Şafak’ın ‘Aşk’ romanı bir yılda neredeyse bir milyona yakın
satıldı. Büyük iş. Ahmet Altan’ın yeni romanı da birkaç ayda yüz binden çok
satılıverir. Ama kırk yıl sonra da satılır mı Ahmet Altan’ın o romanı, bunu
kimse söyleyemez. Oysa ‘İnce Memed’ altmış yılda en çok satılan roman oldu ama
yüz yıl sonra da okunmayı sürdüreceğini pekâlâ söyleyebiliriz.
Bu dergilerin yarattığı ortak dil, sözde sokak dilinden geliyor.
Aslında bu dil, lümpen dili. Bu dile de zorunlular. Mizah dergilerinden,
Öküz’den, Ot’tan gelen bir dil bu. Gırgır dergisi zamanında toplumsal ve
siyasal bakımdan büyük bir işlev görürken karikatür sanatını sanat olmaktan
çıkarmıştı. Aslında tipik bir postmodern kültür karşılığıydı Gırgır. Herkesin yaptığının
karikatür olduğu düşüncesi böylece kök saldı. Bu ‘popüler edebiyat dergileri’
de yazılan her şeyin edebiyat olduğu anlayışına yer açmaya çalışıyor. Açılan
boşluğa koşan sayısız yazar nasıl olsa var. Popüler olanın temiz ucunu işe
yaramaz gördükten sonra ister istemez sokaktaki insanı en zayıf yerinden
yakalamaya çalışırsın.
“Herkesçe paylaşılmak
için üretilen kültür ürünü pornografiktir” diyor Adorno. ‘Popüler edebiyat
dergileri’nin ürettiği her şeyin herkesçe paylaşılmak bir yana, bir adım daha öne
geçerek herkesçe yapılabilir olduğu düşüncesi de pornografinin aslında
nerelerde aranması gerektiğini gösterebilir.
Peki bu dergiler niçin hep aynı tezgâhtan çıkıyormuşcasına
birbirine benziyor? Aynı kâğıt, aynı baskı kalitesi, aynı kapak anlayışı, aynı
iç sayfa düzeni, aynı başlık ve spot yaklaşımı, aynı renk kullanımı ve aynı
dil. Sayfalardan fışkıran uyumsuz renk cümbüşü. Bu dergilerden birinin altmış
sayfasında kaç renk olduğunu sayabilir misiniz? Yüzlerce. Bu kitsch tasarım
anlayışının belli ki kolaylığı da var, bilgisayarda yaparken düşünmenize gerek
yok. Her yazının altına renkli bir zemin, boş bulduğunuz alanlara farklı
renkler.
Popüler kültür her şeyi birbirine benzetmeye çalışır, bunu
amaçlar. Aynı kulvarda bulunanları ortak olana benzemeye koşullar. Çünkü
sürüden ayrılan atların vurulacağını düşünür, korkar bundan.
Gene de edebiyat dergisinin aynı zamanda bir estetik nesne,
dolayısıyla kapağından içine varıncaya dek nitelikli bir tasarım ürünü olduğu
anlayışını yerleştirmeye çalışan dergicilerin on yıllardan beri harcadıkları
emekle açılan yolun bu kadar hoyratça geriye çevrilmesini kabul etmek zor.
Peki bu dergilerde yayımlanan metinlerin gerçekten edebiyat
metinleri olduğu söylenebilir mi? Bir ay boyunca sayılamayacak çoklukta öykü
yayımlıyor bu dergiler. İzlenimlerin, duyguların, düşüncelerin, acıların ve
hüzünlerin içten geldiği gibi dışavurulduğu öykülerin yazınsal ölçütlerle
değerlendirilmesi neredeyse olanaksız. Sağanak gibi gelen ağdalı, süslü sözler
yazılanların belirleyici özeliklerinden. Süslü dilin edebiyat dili olmadığı,
bayağılık olduğu demek yeterince anlatılamadı. Herhangi birinde yayımlanan
bütün öyküleri okuyunuz, aklınızda ne kalıyor, gerçekten bir edebiyat metni
okuduğunuzu düşünüyor musunuz, deneyebilirsiniz.
Geniş bir okur çevresine her ay ulaştıkları düşünülürse, bu
dergilerin edebiyatın bu olduğu yanılsamasına güç verdikleri kuşkusuz.
Piyasanın ve popüler kültürün açtığı yaralardan sonra buna katlanmak epeyce
zor.
Amentüleri şu: Okur bu yazılanları seviyor, biz de okuru
seviyoruz. Sürekli nitelikli edebiyat vurgusu yapan elitist edebiyatçıların
karşısına bütün yazanların önünün açıldığı bir demokratizm çıkarılmış oluyor.
Böylece popüler olana büyük değer, hatta misyon. Alkışlanacak mı?
Oysa aşağı kültürün demokratik sayılması, sonunda kültürün
sonsuz yenilgisine giden bir yanılsamadır. Böylece okur sayısı artacak,
edebiyat yaygınlaşacak sanılır. Oysa 1 liraya kitap satan yayıncıların ne
edebiyata, ne kitap okurluğuna bir liralık katkısı oldu. Kötü olanı aslının
yerine geçirir, arabeske yüksek kültür muamelesi yaparsanız, nitelikli olana
yüz vermeyenlerin sayısını çoğaltırsınız.
Piyasa dergileri coşkuyla yaşanan bir partinin sarhoşluğuna
kendilerini kaptırmış görünüyor. Çırılçıplak soyunmuş, giysilerini aynaların
üstüne atmışlar. Ama onların ortak eğlencesi buradan farklı görünüyor.
İçerdekiler ne yaptıklarının farkında mı değil, yoksa inandıklarının şehvetini
mi yaşıyorlar? Kendi piyasa kültürlerinin yaratıcısı olmaya başladıklarını
düşünüyorlar belki ama o piyasa kültürünün öznesi olmak hiçbir zaman onlara
düşmez.
Niteliksiz olanın, popüler kültürün yelkenlerini şişiren yönü
belirsiz bir rüzgâr esiyor şimdi. Dindiğinde arkada bir enkaz mı kalacak? Gören
görüyor ama oralarda yazanların çoğunluğu görmüyor ki yelkenlere üfleyip
duruyorlar. Ciddi bir kültür sorunu bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder