Mıgırdiç MARGOSYAN’ın iki kitabını Ermeni Edebiyatı
kapsamında incelemeye çalıştık.
Diyarbakır’ın Hançepek mahallesinde doğan yazarın anı
öykülerini içeren kitabı daha çok bu mahallede başlayan, çocukluğunda
yaşadıklarını konu alıyor.
Yazar Ermeni halkının diğer halklarla birlikte ilişkilerini,
o dönemin kültürünü, gâvur mahallesindeki yaşamın tüm
renklerini doğal, sıcak bir dille zekice aktarıyor.
Kimi zaman ironi yapıyor kimi zaman mizahi bir dil kullanıyor.
Okurken yüreğinize dokunuyor, sizi de içine alıyor tüm öyküler. Dönemin
mesleklerinden, çocuk oyunlarına, bayramlardan, yemek kültürüne, dinsel
kimlikler üzerinden çocuk saflığıyla yapılan ustaca sorgulamalara kadar çok
zengin bir atmosfere sahip. Tüm olayları anlatırken çocuk gözüyle bakan yazarın
kırıp dökmeden en hassas konuları bile mizahın gücünü kullanarak gülümseterek
sorgulayan zekice anlatısı okuru kendine bağlıyor.
Yaşadıkları mahallede o zamanlarda yaşayan halkların
dillerinin, inançlarının kardeşçe bir arada var olmasını, o kadar doğal
yaşanıyor olmasını içimiz hem acıyarak, hem de umutla okuyoruz. Çok uzun yıllar
bir arada kardeşçe yaşayan halkların düşmanlaştırılması ve büyük acıların
yaşanmasını anlamakta zorlanıyoruz. Bu zenginliğin bizzat yaratıcılarının
eliyle yok edilerek tekçiliğin egemen olduğu bir çoraklaşmanın trajik bir
biçimde bu güne varan bir anlayışla hala sürdürülüyor olmasının acısını
duyumsuyoruz.
Ermenice bir merhaba’ nın duyulmadığı eksik bir
coğrafyadır artık burası. Bütün çocukluk anılarını, gelecek düşlerini,
şarkılarını, yok ettiğimiz
kardeşlerimizin, acısını derinden yaşadığımız çorak bir kültürel çöldür.
Kendine benzemeyeni yok eden bu karanlık anlayışın öncesini bize aktaran
Margosyan, yakın bir geçmişin bütün zenginliğini gözlerimizin önüne seriyor,
okurken özlem ve acı duyuyor insan. Yaşadıkları topraklardan göç etmek zorunda
olmanın, kendi dilini konuşamamanın, kendini gizlemek zorunda kalmanın acısını yaşatan bir ulusun aidiyetini taşıyor olmanın acısını içimizde duyuyoruz bütün öykülerde.
Ermeni halkının bütün yaşanmışlıklarını, evlerini, topraklarını, geçmişlerini geride bırakarak sürülmelerinden sonra, saklanarak, kalan az sayıda Ermeni'nin adlarını, kimliklerini, gizlemek zorunda kaldığı yeni trajik bir yaşama savrulmalarının acısının, öykülerin içine sinmiş olduğunu görüyoruz.
Birlikte yaşanmış güzel günlerin neşesi ve sevinci büyük bir
acıya dönüşüyor.
Sürgün yollarında katledilen yakınlarının, eşlerinin, çocuklarının acısı kalıyor hafızalarında.
Yıllar boyu silinmeyecek büyük bir acı not düşülüyor tarihe. Daha öncesi ve sonrasında yaşananları da katarak "1915" simgesel olarak karanlık ve utançla anılacak bir tarih olarak kayıtlara geçiyor.
Halklar arası dostluk ve birlikte yaşanmışlıkla örülen sıkı
bağlar, ırk ve din temelli yaklaşıma kurban ediliyor. Halkların dil inanç ve kültür
zenginliği yok edilerek kan üzerinde tekçilik inşa ediliyor ve kutsanıyor. Edebiyat
yaşamın tüm alanlarına hakim olan egemen dilin belirleniminde "azınlık" edebiyatına dönüşüyor.
Azınlıkların (Ermeni, Hemşin, Laz, Gürcü, Kürt, Rum, Yahudi, Çingene, Arap, vd.) çoğunluk olduğu bu coğrafyada egemen olan diğerlerini, kendine benzemeyeni, yok sayıyor, katlediyor, kıyımdan geçiriyor, sürgün yollarında açlıktan, susuzluktan, sıcaktan, uçurumlara atarak, kırıp geçiriyor.
Edebiyat bu coğrafyada acıyla, tarihle, siyasetle iç içe geçiyor.
Aşklara, güzel duygulara, umutlu düşlere yaşanan acılardan çok fazla yer kalmıyor. Ermenilerin bu
topraklarda yaşadığı uzun yıllarda biriktirdikleri var olan güzelliğin içinde
önemli bir yere sahip. Yok, saymaya çalışsanız da edebiyat bu topraklarda
Ermenilerden bahsetmeden konuşulacak bir konu değildir. İlk sanatçılar,
edebiyatçılar arasında çok sayıda Ermeni bulunuyor. Mıgırdiç MARGOSYAN’da
bu topraklarda yaşayan güzel Ermeni halkından biri olarak geçmişte yaşanan
güzellikleri büyük bir incelikle bu güne taşımış ve bizi utanç içinde andığımız geçmişle yüzleşmeye çağırmış. Halklar arası dostluğun kardeşçe eşit özgür yaşamanın geçmişte olduğu gibi mümkün olduğunu ve bu günde olabileceğini göstermiş.Coğrafyamızdaki her dil, her kültür, yaşamış olan bütün halklar dünyamızın toplam zenginliğinin yok sayılamaz parçasıdır. Edebiyat acılardan, umut yaratma becerisiyle anlam kazanıyor. Margosyan öykülerinde hüzünle yoğrulmuş bir umudu da bu güne taşıyor.Azınlıkların (Ermeni, Hemşin, Laz, Gürcü, Kürt, Rum, Yahudi, Çingene, Arap, vd.) çoğunluk olduğu bu coğrafyada egemen olan diğerlerini, kendine benzemeyeni, yok sayıyor, katlediyor, kıyımdan geçiriyor, sürgün yollarında açlıktan, susuzluktan, sıcaktan, uçurumlara atarak, kırıp geçiriyor.
Mart 2016

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder