Blog Arşivi

10 Temmuz 2016 Pazar

YENİDEN BAŞLAMALIYIZ HIRPALANAN RUHLARIMIZI ONARMAYA!

DOKUNMAK, BU GÜNDEN YARINA


Dokundukça insanın duygusu düşüncesi değişir, yumuşar kendi içine dönerdi. Hatalarını görmesi onarması daha bir kolaylaşırdı o zaman. Ayrı kalınca, dokunmalarını özlerdi sevdiklerinin. 
Düşündükçe, sımsıcak, içine işleyen sözlerini, yüzünü gülümseten bir çok neden bulurdu o zaman.
Gün boyu her küçük dokunuş, her şefkatli, arzulu, önemsendiğini anlatan bir bakış, yenilerdi bütün yıpranmış yanlarını.
Her iyimser düşünce, bütün duyguların taşındığı dokunuşlardan beslenirdi.

Biz ellerimizden alınan hayatlarımız karşısında çok etkisiz kaldık diyesim geliyor çoğu zaman. 
Baskıya eşlik eden çürümenin inceden tüm ilişkilerimize sızdığı ve normalleştirildiği, hepimizi hareketsiz kılan, düşlerimizi donduran bir karanlık zamana savrulduk.
Düşlerimiz başka, gerçeğimiz başka iki ayrı ırmak gibi akarken, hayatla kurduğumuz ilişkiyle aramızdaki uçurum giderek büyüdü.

Kendimize sorduğumuz sorulara verdiğimiz bencilce yanıtlar, gerçeği karşılamayan bahanelerin cilalanmış sözcüklerle ifadesi, gerçeğimizden kaçmak için peşine düştüğümüz günlük hız ve hazlar, eriştiğimiz konfor düzeyi bizi kurtarmaya yetmiyordu ama biz yine aynı yapışkan karanlıkta her şeyin farkında olarak kaçmayı sürdürüyorduk. 

Hayatlarımızı kanatan ve karartan gerçeğin konuşulmamasına özen gösterdiğimiz kalabalık buluşmalar, herkesin birbirini kışkırttığı incelikli imaj gösterileri, yemek, içmek, tüketim sohbeti ağırlıklı toplantılar çürümenin, en yaygın ve genelleşmiş biçimini oluşturuyordu.
Bunu sezemeyecek kadar kör ve duyarsız değildik hiç birimiz.
Ama susuyorduk kendi tarihimize ihanet içeren insanlık cinayetine.

Alkol tüketiminin, dozunu artırarak süreklilik kazandığı, ahlaki ve vicdani intihara kadar uzanan kaçış denemeleri, çürüme alanlarına sürüklüyordu toplumsallığını yitirmiş toplulukları. 

Posası çıkmış, yapay insan bedenleri fiziksel işlevini yerine getirmenin ötesine geçemiyor. Korkunun beslediği, konfor ve haz ikilisi teslim alıyordu ruhlarımızı.
En yakınımızdakine tümüyle yabancılaştırılacak kadar sinsi ve güçlü bir saldırı usulca sızmıştı hayatımıza. 
Yaşamlarımızdan, insani olan birçok şeyi almışlardı göz göre göre. 
Konuşmayı, gülmeyi, paylaşmayı, umut etmeyi ...  

Gerçeğe  sağır kulaklarımız, sadece bakan ama görmeyen gözlerimiz, unuttuğumuz, azar azar kullanımdan kaldırdığımız vicdanlarımız, ölümün yeni biçimiydi aslında

Sevmeyi, anlamayı, anlaşılmayı, hep birlikte usulca çıkardık hayatımızdan. Çiçeklerin renkleri soldu önce, sonra kokuları kayboldu.
Duygu dolu sımsıkı sarılmalar, içten kucaklaşmalar unutuldu. 
Yapaylığın işgali giderek büyüdü.
Her gün sıradanlaştırılmış, mekanik tekrarları yaşarken kendimizde boğuluyorduk.
Sevdiklerimiz, giderek azalan sevgimizle, sevmediklerimize dönüşüyordu.
Aynı evin içinde, aynı apartmanda, aynı sokakta, aynı mahallede yabancı olmuştuk artık.
Kalabalık yalnızlıklarda savrulan sürünün bir parçası oluşa karşı koyamıyorduk..

                  *                *                    *

Bireyin kutsallığı susturmuştu toplumsallığı. 
Bir arada değil, tek tek durmamız istenmişti.
Düşlerimiz çürütülmüş, bedenlerimiz her şeyi tüketmek için alabildiğine özgür, özgür, özgürdü.
Bu iklimde büyüdü çocuklar. Babalarının, annelerinin düştüğü hataya düşmemeliydi onlar, hapishanelerde acılarla geçen hayatları değil, okuyup iş sahibi, para sahibi, mevki makam sahibi oldukları acısız hayatları olmalıydı.
Bütün güzel şeylerden koruduk onları yapay mekanik aletlerle kelepçeledik her türden kokuşmuş yalana. Gerçeği göremeyecekleri kadar kör ettik gözlerini kendi ellerimizle. 
Sadece, yalnızca, her koşulda, kendini, sadece kendini düşünmeyi öğrettik onlara, kurduğumuz yüksek güvenlikli hayatlarda koruduğumuzu düşündük.

Bunca tarihi, tüm yaşananları yok sayarak,
ve kendimizi keşfettirdiler bize, kendimize tapacak kadar hem de. 
Yani nasıl uygun gördülerse yaşamın efendileri öyle oldu.

Onlar çizdi bütün kişisel imajlara dayalı geleceğimizi. 
Şişirilmiş içi boş egoları, her gün geleceksizleştirilen, zihinsel olarak köreltilen, aptallaştırılmış yığınların sahte kendini beğenmişliğini. 

Ekranlardan pompalanan incelikli boş hayalleri, gerçeğe olan inancımızı kurban ederek satın aldık.

İsyanı çekip aldılar  hayatımızdan!
Karanlık kör bir şükür'dü şırınga ettikleri gece gündüz, ev, ev sokak, sokak bilmediğimiz bir dilin ve dinin kutsallığına tapınarak.

Yanıbaşımızda adı yasak, dili yasak, ülkesiz bir ülkenin insanları çocuk, genç, yaşlı demeden vahşice öldürülürken sustuk, sustuk korkumuzdan. kedimizi, köpeğimizi sevdik te onları o kadar sevemedik korktuk. Konfor ve güvenli yaşamlarımız için kurban ettik inandığımız doğruları. Vicdanımız unutulmuş modası geçmiş eski bir eşya gibi. Korkumuz büyüdükçe biz küçüldük. 
Konforumuzu kaybetmektense insani olanı gözden çıkardık.  


Yeşil, umutlu, sevinçli, ışıklı  ne varsa çekip aldılar birer birer hayatımızdan.


İçten bir gülüş, dostça dokunuşlar, acılarımızın ortaklaşması ve dayanışma duygusu kaybolup gitti kararan gökyüzümüzde.

Dokunmayı unutan bütün toplumlar sıcaklığını yitirdi önce, sonra arkası geldi.
Körelen, kararan vicdanlardan güzel bir duygu boy atmaz oldu.
Savaşla, ölümlerle, tarifsiz acılarla yaşamayı kabul ettik.
Ölü bedenlerin gitmediği bir tek mahalle bırakmayana kadar, kanımızı doyumsuzca dökmeye devam ettiler. 
Ölüm, düşmanlık, şiddet kendi zaferini ilan ederken biz susuyorduk. Nedense, korkuyorduk hiç korkmadığımız kadar. 
Bize bir şey olmasın güvenliğinde izledik yaşatılanları.
Acının, ölümün ve susmanın normalleştiği bütün toplumlar gibi kirlettik bizde hayatı..

Sahip çık(a)madık inandıklarımıza, sevdiklerimize,

Sevgisine sahip çıkmayan toplumlara verilmiş en büyük ceza her gün artan çocuk, genç ölümleri karşısında susmak, sustukça çürümekti içten içe.. 

Korkuyu, sevgisizliği yenemedik. 
Karanlıklar çoğaldı.
Bizim dünyamızdan olmayanlara teslim ettik güzelim dünyamızı
Sevgisizler ele geçirdi ruhlarımızı.
Umut her kıpırdanışında bizi aradı fabrikada, meydanda, okulda, sokakta...
silkinip kalkamadık çoğu zaman. Birileri dövüşerek acıyla barışarak korumuştu kendini. Onlar koştu güçleri yettiğince. Umudu yeşerttiler zindanların nemli karanlığında.

Gerçeğin bilgisi ışık olup sızdı karanlık bilinçlerimize. Ayartıldık özgürlüğün sımsıcak düşüyle 
Yine çocuklar koştu 
her yaştan her renkten çocuklar!
her dilden şarkılarla düştüler yollarına kentlerin

ateş kırmızısı yüreklerini o simsiyah gecede 
ellerinde bir meş'ale gibi taşıyan çocuklar...

doldurdular meydanları bölük, bölük 

Taksim, taksim yürüdüler sel olup aktılar..


korkuyu yenen o çocuklar o şarabi eşkiyalar 
geziye çıkar gibi,
en büyük şehrin, yemyeşil bir parkına toplanıp 
tutuşturdular gecenin karanlığında özgürlüğün ateşini

O zaman korktu korkutanlar
bütün korkularıyla saldırdılar umudumuza
güneş yüzlü gök gözlü çocuklara.

gelincikler gibi düştü her biri, can verdi yoldaşlarının kucağında
Vuruldukları yerde gülüşleri serpildi toprağa
bir başka bahar açsın diye...
hayat, ona sahip çıkan cesur çocukların kol kola girerek başlattığı kavgasında umudun yenilmezliğini yeniden gösterdi,
Birbirimize yüreklerimizle dokunduk eriyip birleşti düşlerimiz 
bütün ayrımları ortadan kaldırarak.
sadece özgür bir geleceği kurma düşüyle çıkılan yollardan ulaştık kentlerin bizim olan işgal edilmiş özgür meydanlarına.
kovduk işgalcileri, bizi ayıramayacakları kadar bir olduk. 
Sımsıkı sarıldık birbirimize.
işte bu yüzden, bütün gücüyle saldırdılar iyi güzel olana,
ve kendi ellerimizle toprağa verdik birlikte şarkılar söylediğimiz, savaştığımız yoldaşlarımızı.
iyinin ve güzelin kalıcı düzenini kurmak için, 
sevgisizlik üreten kötülüğü sevgiyle yenebiliriz.
güzel olana dokunarak yeşerterek. 

umutsuzluğun çürüyen yanını kopar at, 
uzat elini, tutmak için bekliyor yanındaki.
                                        


11.07.2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder